Tiyatro Tiyatro, Mayıs 2006
Ankara Devlet Tiyatrosu’nun estirdiği hoş bir “Bahar Rüzgârı”:
“Köpek, Kadın, Erkek”
Robert Schild
Geçtiğimiz ay içinde beş gün boyunca AKM Oda Tiyatrosu sahnesinde izlediğimiz Ankara Devlet Tiyatrosu, genç Alman yazarı Sybille Berg’in “Köpek, Kadın, Erkek” oyunuyla somut ve soyut düzeyde iki değişik konuya ışık tutuyor: Sahne devinimlerinde erkek-kadın arasındaki mutluluk arayışına, geri planda ise çağdaş kent insanlarının fellik fellik kaçtıkları yalnızlık sorunsalına.
Günümüzün genç kuşağının maddi açıdan bağımsızlık kazanmış bir bölümü, “single” (= genellikle tek başına yaşamakta olan bekâr) sıfatını büyük bir keyif ile taşır ve yaşarken, gerçek özlemleri uygun bir yaşam ortağı bulmak değil midir, aslında? İşte, oyunumuzun isimsiz iki başkişisi, tek başına sürdürdükleri yaşamlarında bir rastlantı sonucu tanışırlar, önceleri arada bir, daha sonra sık sık görüşürler, derken birlikte oturmaya karar verirler, çok geçmeden ise tartışmaya, ardından ciddi biçimde kavga etmeye başlarlar – arkalarında hep o başta çektikleri yalnızlık korkusu... Bu önemli kaygıyı Kadın açık açık dile getirirken, Erkek daha kaçak güreşir, travmalarını hırçınlığının arkasında gizlemeye çalışarak...
Buraya kadar oyunda herhangi bir özellik yok, diyeceksiniz – ve size hak verecektim – Köpek olmasaydı! O köpek ki (onun da adı yok), yukarıda iki tümce ile özetlediğim olaylar silsilesini bize bir yandan anlatıyor, beri yandan yorumluyor! 30 küçük bölümden oluşan tek perdelik oyunun 20 sahnesi Erkek ve Kadın arasındaki diyaloglar, geriye kalanlar ise çoğunlukla Köpek’in yorumlarını içermektedir. Ve işte oyunun özelliği bir yana, ilginçliği de bu iki değişik bakış açısında odaklanıyor: Toplumun oluşturduğu denizde yüzen insanların, karşılıklı olarak yarattıkları dalgaların üzerinde gidip gelmeleri, bu dalgalar (= birbirleri) ile boğuşmaları – öte yandan ise, bu denizin kıyısında duran ve onları izleyen bambaşka bir yaratığın gözlemleri... Köpek, salt kendi hayvansal içgüdülerini kullanarak yorum üretirken, Erkek ve Kadın kendi normları ve beklentileri çerçevesinde davranıyorlar (veya buna zorunludurlar!) – ve işte “Köpek, Kadın, Erkek” oyununun asıl (ve çekici) diyalektiği bu zıtlıktan oluşuyor!
İsrailli yazar Yael Hedaya’nın bir romanından esinlenen, Doğu Almanya’da doğmuş ve 22 yaşında batıya geçmeyi yeğlemiş Sybille Berg’in kendisi de değişik normların etkisinde yetişmiş olsa gerek... Kırk yaşına gelirken yazdığı bu oyunda bir yandan o yaştaki erkek-kadın ilişkilerinin “batı”da çok konuşulan, basmakalıp beklentilerini işliyor, beri yandan ise bir köpeğin gözünden anlamaya çalışıyor: Çağdaş toplumda erkeğe ve kadına düşen roller, bunların karşılıklı uyumları, sevgi, saygı ve aşk, bağımlılık ve özgürlük vbg.
“Köpek, Kadın, Erkek” bu bağlamda oldukça derin ve -değindiği tüm klişelere karşın- (tabiri caizse) “entel” bir oyundur. Kendisi de bir çeşit klişe olan bu nitelendirmeyi özellikle kullanıyorum, bu yapımı aynı konuyu işlemeye çalışan kaba güldürüler veya örneğin “Haybeden Gerçeküstü Aşk” gibi popülist oyunlardan ayırmak için... Sahnede izlediğimiz Köpek, Kadın ve Erkek’in birer isim taşımadıkları da başlı başına anlamlı olsa gerek – simgelerdir sadece onlar, sanki birer araştırma nesnesi...
Baharın gelmesiyle birlikte, İstanbul’a hoş bir rüzgâr estirdi Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçıları. Hakan Çimenser’in yarattığı sahne devinimi, açılıştaki statik üçgenin ortasında bulunan Köpek’in kâh Erkek, kâh Kadın tarafına kaymasıyla, ara verilmeksizin sürdürülen bir buçuk saate yaklaşan oyunun sıkılmadan izlenmesini sağlıyor. Mert Tanık “Erkek” rolünü kusursuzca çiziyor; duygularının alt ve üst doruklarını başarıyla sergileyen Ekin Tunçay Turan ise bana genç Tilbe Saran’ı anımsatırken, sahnedeki yolunun çok açık olduğunu müjdeliyor... “Köpek” Levent Şenbay’a gelince, bu genç sanatçı hiç kuşkusuz oyunun yıldızıdır. Bilemiyorum, program kitapçığında bazı yorumları da yer alan “Veteriner Hekim / Köpek Eğitim Uzmanı” Tarkan Özvardar’ın önerileri midir, yoksa bu yetenekli oyuncunun kendi gözlemleri mi – sahnedeki her adımı, bakışları, hele başının omuzlarındaki duruşuna kazandırdığı çeşitli açılar, (evinde köpek besleyen bu satırların yazarı gibi) her köpekseverin yüreğini hoplatıyor – ve dolayısıyla ne denli başarılı olduğunun bir göstergesidir. Levent Şenbay, ne yazık ki sadece İstanbul sahnelerinde kısıtlı kalan gelenksel yıllık tiyatro ödüllerinin “en iyi erkek oyuncu” sınıfını ciddi biçimde zorluyor!
“Köpek, Kadın, Erkek”i dilimize Sibel Arslan Yeşilay kazandırmış – bundan iki yıl önce İBŞT ile Goethe Entitüsü’nün işbirliğinde düzenlenen “Dört Kadın - Dört Dünya” başlıklı “Okuma Tiyatrosu” çerçevesinde Almancadan Türkçeye çevirdiği dört oyundan biri olarak – ve ne iyi olmuş ki, Ankara Devlet Tiyatrosu bu metne hayat vermiş! Funda Karasaç’ın giysi tasarımı son derece yalın, gerek Erkek ve Kadın’da, gerekse Köpek’te (kuyruk gibi düzeysiz aksesuarlardan kaçınarak!) – Suar Şeylan’ın tasarımı olan ve bir bölümü sahnenin yan duvarlarından çıkartılan dekorlar gibi... Birçok başarılı çalışmalarına tanık olduğumuz Can Atilla’nın bu oyun için öne çıkan sadece iki (veya üç?) tema yeğlemiş olmasına karşın, müziğin de yerini doldurduğunu söyleyebiliriz. Işık tasarımı ise, yerini doldurmaktan öte, oyuna bir çeşit yaşam nefesini vermiş, belkemiğini oluşturmuştur adeta: Yukarıda değinmiş olduğum “iki değişik bakış açısı”, bazılarına Köpek’in de dahil olduğu Erkek ve Kadın’ın karşılıklı devinimleri, öte yandan Köpek’in onları gözlerken yaptığı yorumlar, kendi içlerinde de çeşitli ayrılıklar barındıran, ancak bütün olarak da apayrı birer ışık çalışması ile desteklenmeliydi – ve Şükrü Kırımoğlu’nun bu konudaki çabaları, oyunun başarılı yönetimine büyük çapta destek vermiştir, kuşkusuz...
Özetle: Ne iyi ki geldiniz, ADT – ve bu sezonun oldukça çılız İDT repertuarına birazcık da olsa destek verdiniz..!