KENDİ ET SUYUNDA BOĞULANLAR: “KÜLLER KÜLLERE / BİR DE YOLLUK”
ÜSTÜN AKMEN
Dünya tiyatrosunun “süzme çağdaş” metinlerini seyirciyle buluşturmayı amaçlamış olan Yeni Kuşak Tiyatro, bu kere de Nobel Edebiyat Ödülü'nün geçen yılki sahibi ünlü tiyatro yazarı Harold Pinter'ın iki kısa oyununu Türk seyircisiyle buluşturdu. İkisi de birbirinden zor oyunlardı, az bildiğimiz bir tiyatro türünün örnekleriydi ve de ne yalan söyleyeyim buluşmanın benim gibilere bu açıdan da çok yararı oldu. Anladık ki, saçma bir yargı, kendi içinde tutarsızlığı olan ya da tutarsızlığı içeren bir yargıdır, ama “anlamsız” ve “saçma” asla aynı şey değildir.
BİR RÜYA OYUNU
Pinter'ın en çok sahnelenen eserlerinden biri olan "Bir de Yolluk (One For The Road – 1984)", Mehmet Ergen'in yönetmenliğinde Pinter’ın en iyi oyunlarından biri olarak tanımlanan "Küller Küllere (Ashes To Ashes – 1996)"ye başarıyla eklenmişti. Önce baba Victor’dan başlayarak, ailenin diğer üyeleri küçücük oğul Nicky ve annesi Gila’nın bir “otorite” tarafından birer birer sorgulanmalarına; sonrasındaysa Davli ve Rebecca adlı çiftin, tam da kişisel sorunlarını tartışırlarken, konunun nasıl olup da Nazi soykırımına gelip dayandığına tanık olduk. Rebecca, esasında hiç yaşamadığı bir deneyimi, soykırımını anlattı, hep birlikte afalladık, şaşırdık.
BENLİĞİN BİR PARÇASI OLARAK YAŞANMAYANLAR
Oyunun sonunda, aralarında tematik olarak mutlak bir benzerlik olan iki oyunu birleştirmekle Mehmet Ergen’in ne iyi yaptığı kanısına vardım. “Bir de Yolluk”da Nicholas karakteriyle yapılanan otorite figürü, bir aileyi birbirlerinden habersiz sorgularken, "Küller Küllere"de otorite olmamasına karşın, aile yapısı içinde varolan kocanın, “aile reisi”nin ya da ne bileyim belki de sevgilinin, kadını sorguya çekmesinde toplumsal yabancılaşmayı bir insanlık dramı olarak yakaladım.
MEHMET ERGEN BİLEREK YAPMADIKLARI
Pinter, göreneksel burjuva dünyasının alışılageldik beylik değerlerine dayalı yaşam tarzına nasıl olumsuz yaklaşıyorsa, karakterlere ve öyküyü nasıl biçimlendirmişse, aynen anlatmıştı Mehmet Ergen. Kendisini geride tutmuş, Harold Pinter’i oyuncularına olduğunca tanıştırmış, sonra bırakmıştı. Yani, oyuncuların Harold Pinter ile buluşmalarını sağlamıştı, yaptığı hepiyle tümüyle “bence” buydu.
BARIŞ DİNÇEL’İN DEKOR - KOSTÜMÜ
Mehmet Ergen’in çevirisine de doğrusu diyecek yoktu ve de Barış Dinçel, küçücük alanda gene bir dünya yaratmıştı. Hele, demir parmaklıklı pencereleri ve koyu renkli duvarları olan yarı aydınlık mekânın, sessiz sedasız penceresi bahçeye bakan bir oturma odasına dönüşmesi, mükemmel bir tasarımdı. Ya Rebecca, fabrikada tuvalet aradığını ve bulamadığını anlatırken; Davlin’e sözünü ettiği, kendisine yumruğunu öptüren adamın, aynı zamanda insanların trenle yolculuk yapmasını sağlayan bir tren şirketinde çalıştığını söylediği ana ne demeli? Meğer adam, çığlık atan annelerin elinden çocuklarını çekip alanmış! Emre Ergen’in tasarımı olan tren düdüğü ve annelerin çığlıkları tabloyu güçlendirir, oyuna ayrı bir renk verirken; Barış Dinçel, odanın demir parmaklıklı pencerelerini, sarı-kahve karışımı tonlarla bezeyerek bir yük treninin yarı aydınlık vagonuna dönüştürmüştü. Dinçel, özel alkış hak eden bir çalışma yapmıştı. Kostüm tasarımı da oldukça zevkliydi Dinçel’in, ancak Nicholas ayağındaki bottan söz ederken, neden ayakkabı giymişti, işte orasını anlayamadım. Barış Dinçel’e başarılarında koltuk çıkan özellikle yukarıda andığım tablolarda hiç kuşkusuz ışık tasarımını yapan Yakup Çartık’tı.
YAKUP ÇARTIK’IN IŞIK DÜZENİ
Yakup Çartık’ın oyuna katkı sağlayan ışık tasarımına diyeceğim olamaz, ama ben gene de ağırlıklı olarak neden genel olarak tepe ışığı kullandığını, kimi oyuncuların yüzlerinin (özellikle Cengiz Bozkurt’un) sürekli gölgede kaldığını, Evren Kardeş’in ise yüzünün neden tamamen karanlıkta bırakıldığını anlayamadığımı söylemeliyim. Söylediklerime, söyleyeceklerime Sevil Ulucan’ın kemanını da “takdir-e şayan” bulduğumu eklemeliyim.
OYUNCULAR
Küçük oyuncu Ali Özkul’a buradan: “Haydi bakalım, yolun açık olsun,” demek istiyorum. Evren Kardeş’i bağırmasını bilen “ender”lerden olduğu için kucaklamalıyım. Serhat Tutumluer’i hem Victor, hem de Davlin olarak eylem ve çatışmaya bağlı olmayan yorumu için kutluyorum. Cengiz Bozkurt’u göreneksel dramatik biçime takılmadığı ve anlamlı diyalog düzenine uymadığı için özel olarak alkışlıyorum. Esra Bezen Bilgin’i ise, o andaki davranışı ya da özlemleriyle ilgili olarak seyircisine gene inandırıcı bir tartışma ve bilgi sunduğunu izlemekten keyif duyuyorum. Güdülerini gene anlaşılır biçimde çözüme kavuşturmasına tanık olmakla övünüyorum. Ve de onu, yüreğimdeki tahta bir kez daha oturtuyorum.
12 Eylül sonrasında Türkiye'ye gelerek hapisteki yazarları ziyaret eden; Arthur Miller ile birlikte Amerikan Büyükelçiliği’ndeki yemekten kavga dövüş ayrılan; Kürtlerin dillerini konuşamaması üzerine "Dağ Dili" isimli bir oyun yazan; vazgeçtim özel tiyatrolarımızdan, ödenekli kurumlarımızın bile tanımazlıktan geldikleri Pinter'ın iki kısa oyununu sahneleyen Yeni Kuşak Tiyatro’ya teşekkür ediyorum.
Oyunu/oyunları avangart tiyatro akımı ve anlayışını seven ya da merak eden okurlarıma öneriyorum. Aralarında tutucu-gerçekçi olanlarına “sakın gitmeyin,” diye seslenmek istiyorum.
Neme lazım, ola ki sıkılırsınız diyorum.