Şalom, 30 Kasım  2005

 

 

Kumarabazın Seçimi

 

Eski bir tiyatroda yeni oluşumlar: Genç bir kadro ile deneyimli konuk sanatçıların

el ele vermesiyle, karşılıklı etkileşimler ve başarılı yorumlar doğuyor...

 

 

 

Bilmem farkettiniz mi, Kenter Tiyatrosu son birkaç yıldır kabuk değiştirdi. “Aile”nin yerini gittikçe yeni yeni sanatçılar alıyor – “orta kuşak” olarak adlandırabileceğim, bu sahnenin yeni temel direği Mehmet Birkiye; Yeşim Koçak ile Engin Hepileri gibi gittikçe öne çıkan genç yetenekler ve başta Cüneyt Türel olmak üzere, Tilbe Saran ve Köksal Engür gibi konuk yıldızlar... İşte, geçen yıl büyük beğeni ile alkışladığımız bu üç grup sanatçının bize sunduğu “İki Hayat Sonra” başlıklı Çehov uyarlamasından sonra, gene son sezonda başlamış ve şimdi sürekli olarak izleyebileceğimiz yeni oyunlarında, Kenter Tiyatrosu gençler ile konukları başarılı biçimde harmanlıyor.

 

Filmini de izlediğimiz “Closer” oyunu ile geniş kitlelerce tanınmış genç İngiliz tiyatro yazarı Patrick Marber’in ilk sahne yapıtı olan “Dealer’s Choice”, yazarın kendi – çoğu başarısız – kumar masası deneyimlerinin bir ürünü... Londra’da sahnelenmesinin ardından, 1995 yılında çeşitli ödüller aldı ve ardından Broadway’e taşındı. Oyunun yönetimini de üstlenmiş olan Cengiz Bozkurt tarafınca “Kumarbazın Seçimi” adıyla dilimize kazandırılıp, “Üç Garson – Bir Patron – Bir Velet – Bir Misafir” alt başlığı ile sunuluror. Bu tümceden de anlaşılacağı gibi, sadece erkek oyunculardan oluşan bu oyun, konusu açısından belirli bir risk taşıymıyor değil... Şöyle ki, iki yıl önce gene genç Anglo-Sakson (bu kez İrlandalı) bir yazardan gelme “İnishmorelu Yüzbaşı” ile Kenter Tiyatrosu, kadınlı-erkekli ve oldukça hareketli bir yapım ile karşımıza çıkmışken, bu kez altı erkeğin, az devinimli, bol tartışmalı, iki dar alana hapsedilmiş bir oyun ile izleyicilerin beğenisini kazanabilecek miydi?

 

“Kumarbazın Seçimi” Londra’nın orta çaptaki bir restoranında geçiyor. Sahne ikiye bölünmüş, sol tarafta “tam teşekküllü” bir mutfak, sağda ise restoranın yemek yenilen kısmı... Barış Dinçel, her iki bölümü büyük bir ustalıkla tasarlamış; mutfak pırıl pırıl ve son derece donanımlı – o denli ki, oyunun hemen başında ahçı Sweeney’in spaghetti pişirmesine tanık olurken, kimilerimizin iştahı kabarmıyor değil! Konu geliştikçe, kişileri tek tek tanımaya başlıyoruz:

 

Karısından boşanmış Sweeney (Bülent Şakrak), bakmakla yükümlü kızını mutlu etmek, ona güzel bir gelecek sağlamak için ahçılık ile bir yere varamayacağını çoktan anlamıştır ve bu nedenle şansını kumar masasında aramakta. – Sevimli ve iyi bir arkadaş olduğu kadar, en başta hisleri ile hareket eden garson Mugsy (Bartu Küçükçağlayan), gözüne kestirdiği bir umumi tuvaleti, küçük bir restorana çevirmek hayali ile yatıp kalkıyor ve bu projesi için gerekli olan parayı garsonluktan değil, ancak kumardan kazanacakları ile sağlayacağına inanıyor... –(Engin Hepileri) Frankie’nin ülküsü, uzak diyarlardadır – oralara gidebilmek ve eninde sonunda soluğu Las Vegas’ta bulabilmek için önce bulunduğu çevrede şanslı olmalı, ilk kazançlarını en yakın kumar masasında sağlamalıdır...

 

İşte bu üç çalışanı ile, restoranın kapalı olduğu her Pazar akşamı bir araya gelen patronları Stephen (Köksal Engür), gençlerin bir yandan sevdikleri, diğer yandan zaman zaman nefret ettikleri kumar arkadaşıdır. Oldukça varlıklı olmasına rağmen, yalnzlığı nedeniyle mutsuz bir kimsedir, Stephen; bu üç çalışanından başka kimsesi yok gibi ve restoranın boş, sadece onlara ait olduğu Pazar gecelerini iple çekiyor, adeta...

 

Stephen’in boşandığı eşiyle birlikte oturan ve herkese borç takmış olan oğlu Carl (Okan Yalabık), ancak acil para sıkıntısı olduğunda babasına uğruyor – veya bazı Pazarları, onun da ailesinde bulamadığı mutluluğu aradığı kumar partilerine katılırken. – Bir keresinde yabancı biriyle geliyor babasının restoranına: “Hocam” diye tanıttığı, yıllarını kumar masalarında geçirmiş ve yaşamını buradan kazanan usta bir kumarbaz olan Ash (Cüneyt Türel) ile. Ve, tabii ki, üç garson, patron ve velet, çok geçmeden üstad ile birlikte masaya oturacaktır...!

 

 

Kazanan var mı?

 

İnsan, kendini en iyi kumarda belli eder, derler. “Kumarbazın Seçimi”nde ise, oyunun ilk yarısında mutfak ve restoranda izlediğimiz bu altı kişiyi, ikinci yarıda bodrum katındaki poker masasında izliyoruz – ve işte burada, her birinin özyapıları ortaya çıkıyor, düşleri, tutkuları ve takıntılarıyla. Üst kattaki “uvertür”lerin ardından şimdi tanık olduklarımız, yaşamın ta kendisidir!

 

“Kumarbazın Seçimi” bu bağlamda, çok başarılı bir karakter ve toplumsal ilişkiler incelemesidir. İnsanları bir birlerine bağlayan “kumar” ortamının önünde kazanmak veya kaybetmek olguları, farklılıklarının daha da belirgin biçimde ortaya dökülmesi için birer araçtır, karşılıklı olarak maskelerin düşmesine neden oluyor ve nice gerçekleri ortaya döküyor... Oyunun sonunda ise kendimize şu soruyu yöneltmekten edemiyoruz: Kumarı iyi bilenlerinin kazancı, yenik düşenlerin kayıpları ile eşit mi sayılır? Yoksa, uzun vadede kumarda herkes mi kaybeder?

 

Partick Marber’in işlediği konu, ve yukarıdaki sorular yeni değildir, kuşkusuz. Ne var ki, sunuluşları zekice kotarılmış ve güldürü öğelerini de içeren diyaloglar aslında beğeni kazanıyor, oyun o denli uzun olmasa... Burada gene yönetmene takılmak isterim – yetkisine dayanarak oyunun en azından ilk yarısını 15 dakika kadar kısaltabilirdi. – Oyunculara gelince, temiz birer performans sergileyen gençler ve Köksal Engür’ün dışında, başta yılların usta oyuncusu Cüneyt Türel öylesine inandırıcı bir kumarbazı canlandıyıror ki, onunla masayı paylaşanlar adına gerilim yaşıyor, korkuya düşüyor izleyiciler. Ne var ki, ileride Cüneyt gibi üstadların bile pabucunu dama attıracak öyle bir genç başa güreşiyor ki bu oyunda, Bartu Küçükçağlayan’ın adını bir kenara not ediverin, bana birkaç yıl içinde hak vermek için...

 

 

ana sayfa