MARAINI’NİN, ALTI TUTMUŞ, ÜSTÜ KIZARMAMIŞ OYUNU: “MARY STUART”
ÜSTÜN AKMEN
Bilmem bilir misiniz, İskoçya’yı bir zamanlar küçük krallar yönetirmiş. Bunlar IVX. yüzyılda henüz çocukken taç giymişler. Ama içlerinden hiçbiri küçük Maria Stuart kadar erken tahta çıkmamış. Kral Jakob V ve Fransız eşi Marie de Guise’nin kızları olarak dünyaya gelen Maria Stuart, İskoçya kraliçesi olduğunda henüz altı günlükmüş! Beş yaşındayken müstakbel eşini görmek üzere Fransa’ya gitmiş. Franz, o sıralarda dört yaşındaymış!
Hareketli bir kişiliği olan Maria, ince uzun boylu güzel bir genç kız olarak büyümüş. Kuğu kadar beyaz boynu, kızıla çalan altın sarısı saçlarıyla çevriliymiş. Avrupa’nın bu en güzel kraliçesi, aynı zamanda da döneminin örnek hükümdarı olarak sayılmış. Ne de olsa, üç taçlı kraliçeymiş o. Nedenine gelince, İngiltere kraliçesi Mary Tudor öldüğünde, onun tahtını da ele geçirmesine “mukadder” gözüyle bakılırmış, ayrıca Fransız kralı Henri II, Maria’yı hem İskoçya’nın, hem de İngiltere’nin kraliçesi olarak zaten ilan etmişmiş. Gel gelelim, bu tür kararları kendileri almayı yeğleyen İngilizler, inada inat, Henri VII ve Anna Boleyn’in kızları Elisabeth Tudor’u tahta çıkarmış.
MARIA’NIN DİZGİNLENEMEYEN TUTKULARI
Fransa kralı ölünce, on altı yaşındaki Maria, Fransa kraliçesi olmuş, ama hayli zayıf bünyeli olan Franz daha olgunlaşamadan hayata veda etmiş. Bunun üzerine İskoçya’ya dönen Maria, kendini kendi ülkesinde yabancı gibi duyumsamış. Fransızca konuşan ve Katolik olan Maria’nın aksine, İskoçlar Protestanlığa inanırlarmış.
Çıplak tepelerinde rüzgârların ıslık çaldığı ülkenin sevimsiz kalelerinde
kendini beğenmiş beyler, güneyde barbar asiller, kuzeyde ise asil barbarlar
hüküm sürmekteymiş. Beyler kavgacı, şiddet yanlısı ve güvensizmiş. Ayrıca John
Knox adındaki bir Protestan rahibi de, kraliçenin fena halde sinirine
dokunmaktaymış. Maria, inancının gereklerini büyük bir sessizlik içinde yerine
getirirken: "Boğucu ibadethanelerdeki Püritenler ülkesine" hoşgörü göstermeyi
savsaklamamış.
İspanya’dan Don Carlos, Danimarka ve İsveç kralları, bir kont ve Ferrara dükü
damat adayı olarak kuyruktaymış. İngiltere kraliçesiyse, çok sevdiği Leicester
Kontunu Maria’yla evlendirmek istermiş. Bu bir tür taktikmiş aslında. İkinci
sınıf bir soylu olan bu iyi adam, Maria’nın ihtiraslarını önemli ölçüde
dizginleyebilir diye düşünülürmüş. Ayrıca, işe bakın ki Kont Protestan’mış.
TECAVÜZCÜ BOTHWELL
Ahhh!.. Ne şanssızlık ki, İskoçya kraliçesinin kuzeni, Lord Darnley’e aşık olmuş. Maria, Lord ile evlenmiş evlenmesine de, ona krallık payesini vermemiş. Elbette kuzin Elisabeth ve İskoç asilleri sinirden küplere binmişler. Çünkü Lord Darnley, sağlığının izin vereceğinden daha fazla düşman kazanma yetisine sahipmiş.
Darnley’den etkilenen soylu suikastçılar, Maria’nın özel sekreteri David
Rizzio’yu öldürünce, Darnley’le yolları ayrılmış ve bu olaydan sonra ayrı
yaşamaya başlamışlar. Bunun üzerine, planda olmayan bir kavalye ortaya çıkmış:
Bothwell kontu James Hepburn. Ve bundan sonraki komplo Darnley’i vurmak olarak
saptanmış. Kont boğularak öldürüldükten sonra, evi de havaya uçurulmuş. Kuşkulu
kişi Bothwell Kontuymuş.
Vahşi adam kraliçeyi atının üzerinde sarayına taşıyıp, tecavüz ettikten sonra sıradan bir törenle onunla evlenmiş. Tüm bunları “trans” halindeymiş gibi yaşayan kraliçe, bu saldırgan vahşiden kaçamamış. İskoç krallığı ayağa kalkmış, halk çılgına dönmüş. Kont paçayı sıyırmış, ama Kraliçe tutuklanmış ve tahtı bırakmaya zorlanmış. Onun yerine on üç aylık oğlu Jakob VI, İskoçya kralı olmuş. Maria da çareyi kaçmakta bulunca, bir balıkçı teknesiyle İngiltere’ye sığınmış.
MARIA, BİR TEHLİKE HALİNE GELİYOR
Britanya adasında alarm zilleri çalarken, birbirlerine "Sevgili Kardeşim" diye hitap eden, ama birbirlerini cehenneme göndermek isteyen iki zıt karakterli kadının yıllar boyu sürecek mektup düşmanlığı böylece başlamış.
.
Dokuz yaş daha büyük olan Elisabeth Tudor, tuhaf karakterli ve hırçın olmasına
karşın çok zekiymiş. Stratejik düşünür ve iktidar enstrümanlarını kullanmasını
çok iyi bilirmiş. Erkek egemen bir toplumda tek başına ayakta kalmaya başaran
Elisabeth, tam otuz yıl bütün damat adaylarını geri çevirmiş.
Maria ise, isminin "lekelenmesine" karşın döneminin ideal kadın portresini
çizmeye çalışırken, boş yere Elisabeth’le karşılaşmayı ummuş. Esasında,
İngiltere’ye iki kraliçe fazlaymış. Maria Stuart, Fransa’nın Elisabeth’in
İngiltere üzerindeki hakimiyetinin tanındığı Edinburgh antlaşmasını asla
imzalamamış. Gerçi, ikisi de, Kral Henri VII’nin torunuymuş, ama inanç üzerine
süren kavgalar vahim bir hal almaya başlamış. Elisabeth I, Katolikleri
acımasızca takip edince, Papa tarafından aforoz edilmiş. Elisabeth olayları
soğukkanlılıkla karşılamış ve Katolikliği vatana ihanet olarak kabul etmiş ve
ettirmiş. Bu durum, Maria için iyice tehlikeli hale gelmiş.
MARIA’NIN UMUDU HOWARD
Maria, İngiltere’deki on dokuz yıllık
tutukluluğu boyunca Elisabeth’den merhamet beklemiş. Elizabeth, aslında
Maria’nın yeniden İskoçya Krallığı tahtına çıkmasına karşı değilmiş, ama
Darnley’in ölüm olayının araştırılmasını koşul olarak öne sürmüş. Gerçi, Darnley
cinayetine ortaklık ettiği kanıtlanamamış, ama tutukluluk hali de
kaldırılmamış.
Maria’nın tutukluluğunun ilk yılları çok rahat geçmiş. Kontrollü bir ev
hapsinin keyfini çıkartırken, otuz saray hizmetkarına emirler yağdırır; ata
binme özgürlüğünden yararlanarak, avcı birliğiyle ormanlarda dolaşır; yabancı
hükümdarları ağırlarmış. Hâlâ Fransız sarayını temsil ettiği için de, yeniden
diplomatik bir evlilik hakkına sahip olduğunun bilincindeymiş.
Maria’nın umudu Norfolk dükü Thomas Howard ile evlenmekmiş. Ona mektuplar
yazmış. Howard da, ona karşı ilgisini bir elmas göndererek belli etmiş. Ne var
ki, Elisabeth bu sırrı öğrenince çılgına dönmüş. Bir kuleye kapatılan Howard,
daha sonra da arabozuculuk yüzünden yargılanmış.
SARHOŞ CELLADIN ELİNDEKİ KESİK BAŞ
Elisabeth’in saldırılardan korkmak için birçok
nedeni varmış. İsyankâr Katolikler onu yok etmek için can atmaktaymış. Nitekim,
saldırıyla ilgili planlar ortaya çıkmış ve Maria kuşkulu duruma düşmüş.
Dolayısıyla, dış dünyayla bağlantısı tamamen kesilmiş. Elisabeth’in güvenlik
danışmanları, Maria’nın yakın çevresine ajanları sızdırmayı başarmış. Maria’nın
tutukluluktan kurtulmak için yaptığı her şey kontrol altına alınmış. Maria’nın
güvendiği kişiler, ne yazık ki sadece casuslarmış. Bütün planlar suya düşmüş,
kanıtlar ortaya çıkmış ve işlerde Maria’nın parmağı olduğu anlaşılmış.
Maria, üç yüz seyirci önünde, bir kraliçenin vakurluğu içinde siyahlar içinde
görünmüş, Protestan rahibini susturmuş, duasını okumuş. Kafasını usulca idam
tahtasına koyduktan sonra, sarhoş bir cellat kafasını üç balta darbesiyle
uçurmuş. On dokuz yıllık tutukluluktan sonra, kırk dört yaşında ölmüş. Cellat
kesik kafayı yukarı kaldırdığında, elinden kayan kısa kesilmiş gri saçlı yaşlı
bir kadın kafası yere yuvarlanmış. Celladın elinde sadece bir peruk kalmış.
MARAINI DE SCHILLER’DEN EL ALMIŞ
Maria Stuart’ın yaşam öyküsü, rahatça anlaşılabileceği gibi edebiyata, özellikle de tragedyalara malzeme olmaya pek yatkın. Nitekim, Stuart’ın yaşamı Schiller ve ondan etkilenen pek çok yazarın yıllar yılı ilgi odağı olmuş. Günümüzün ünlü İtalyan yazarı Dacia Maraini de, işte bunlardan biri. Dacia Maraini’nin oyunu, “Mary Stuart” başlığı altında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları tarafından bu sezon sahnelenmekte.
Dacia Maraini, Maria (Filiz Kutlar) ile nedimesi Kennedy’nin (Alev Oraloğlu) ve Elizabeth (Ayça Telırmak) ile nedimesi Nanny (Selin İşcan) ilişkisi yanı sıra; birbirlerine çok yakın ve uzun süredir birlikte olmak durumunda kalan insanların yoğun duygu örgüsünü öne çıkarmış. Tarihi bir fon olarak, kadını incelikli yönleriyle incelemek istemiş. Erkek egemen toplumun kadınına feminist bir eğilim içinde yaklaşmış. İster nedime, ister kraliçe olsun kadınların duygularının değişmediğinin altını çizmiş. “Kadın kadındır,” demiş. İki kraliçenin ortak noktası olan yalnızlıklarından yola çıkarak, kadınların dünyasına eğilmiş. Siyasi durum ve iktidar hırsının bu iki kadını düşman haline getirmesi, bir anlamda konuya fon oluşturmuş.
SCHULZE, ELEŞTİRİYE KULAK ASMADIĞINA GÖRE HAKLIDIR
Ben oyunu 1999-2000 sezonunda İtalyan Kültür Merkezi yapımı olarak, Filiz Kutlar ve Ayça Telırmak ikilisinden izlemiştim. Ne yalan söyleyeyim zor bir oyundu. Yönetmen gene Özkan Schulze’ydi. Oyunculara hem kraliçe, hem de nedime rollerini yüklemişti. Yüklemişti, ama paydaş kişilerin olguları aracılığıyla; onların yeteneklerini, kişiliklerini devindirip bölüştürerek belli bir atmosfer yaratmayı denememişti. Oyunun maddi çevresi olan dekordaki masa, iskemle, kavuniçi boyalı üçgen pano, bir top kumaş, sanıldığı gibi inorganik değildi, yerli yerinde kullanılmaları gerekiyordu ve son derece güç araç gereçlerdi. Schulze bunlardan nasıl yararlanacağını hiç mi hiç bilememişti. Sahne uyumu sağlanamamış, oyuncuları desteklememiş, canlandırmamış, yüreklendirmemiş, beslememiş, doyurmamıştı.
KILDACI ÇEVİRMİŞ, GÖKNİL GİYDİRMİŞ
Özkan Schulze, bu kere Neşe Kıldacı’nın çala kalem çevirisiyle yola çıkmış. Sözcükler arasında “banal” bile var. Ayhan Doğan, gardıroplardan oluşan, döneminden iki yüzyıl sonrasının Rokoko / Barok karışımı stilinden oluşan sıkış tepiş bir dekor tasarlamış. Ortaya da Bizans işi bir taht oturtmuş. Gardıroplar bir göndermemi acaba? Anlatamamış. Canan Göknil, kostümleri tasarlarken dönemin özelliklerini göstermeye özen göstermiş; özel trajik karakter kostümünde başarıya ulaşmış da, nereden aklına gelmişse gelmiş, Kraliçenin bir kostümünde “mebzul miktarda” payet kullanmış. Elizabeth zamanında payet! Bilmem? Var mıymış?
Ersin Aşar’ın efektlerine sözüm yok da Murat Selçuk, tam anlamıyla, ama tam anlamıyla “müsamere” işi bir ışık tasarımı yapmış. Örneğin, Kraliçe: “Yangın” deyince sağdan patlatmış kırmızıyı, sahneyi kırmızıya bulamış. İkide bir, tasarladığı gereksiz “black-out”larla oyunun ağırlaşmasına katkıda bulunmuş.
SCHULZE’NİN HARCAMADIĞI ÇABALAR
Özkan Schulze, adının neden “Mary Stuart” olarak değiştirildiğini bilemediğim, tanıtım broşürü bulunmayan oyunda, 1999-2000 sezonunda yukarıda özetlediğim hatalarını aynen yinelemekte. Meriç Benlioğlu’nun dahil olduğu küçük tabloya neden gerek görmüş; Kraliçe, Kontun karısını (metinde yoksa) neden ağzından öpermiş, bütün bunlarla seyirciye aktarılmak istenen neymiş, bilememekle birlikte, Schulze’nin doğru yorumu elde etmek için en küçük bir çaba harcamadığını vicdanım rahat olarak söyleyeceğim.
Oyuncular açısından vicdanım bu denli rahat olamayabilir.
O açıdan, hiç ısrar etmeyin, oyunculara değinmeyeceğim.