Şalom, 8 Mart  2006

 

 

 

Muhteşem bir ikili = “Nathalie”

 

 

Sahne yaşamına zaman zaman başarılı yapımlarla el atan Aysa Prodüksiyon,

son yılların en başarılı tiyatro ikilisini yaratmış: Tilbe Saran ve Zuhal Olcay’ı Kenter Tiyatrosu

veya zaman zaman konuk oldukları kentimizin çeşitli sahnelerinde izlemeden etmeyiniz...!

 

 

Öyle bir ekip ki – yönetmen: Işık Kasapoğlu, giysi tasarımı: Canan Göknil, müzik: Joel Simon, çeviri: Zeynep Avcı – Aksanat’ta kotardıkları tüm oyunları yıllardır alkışlardık... Bu kez dekor ve ışık tasarımı için Hakan Dündar ile Cem Yılmazer’i yanlarına almışlar ve belleklerden kolay silinmeyecek bir yapıma imza atmışlar – Belçikalı genç yazar Philippe Blasband’ın “Nathalie (Ribout)” oyununa.

 

 

Bir kadını yaratmak...

 

Bu oyundaki rolüyle bana göre artık “la grande dame du théatre turc” ünvanını almış olan Tilbe Saran ile birlikte, medyada çok tanınan başarılı oyuncu/ses sanatçısı Zuhal Olcay’ın yer alması nedeniyle, perde açmasından daha bir ay geçmeden “Nathalie” hakkında herkes yazdı! Olcay’ın kırmızı sütyeni hakkındaki “incelemeler”den tutun, “kadınların kırılma noktası”nı irdeleyen Reha Muhtar’ın yazısını irdeleyen Ali Atıf Bir’e kadar. Vah, vah, vah...!

 

Efendim, artık “olgun üstü” yaşlarına gelmiş opera sanatçısı Sonia, ayrı yaşadığı eşi Daniel’i baştan çıkarmak için büyük paralar karşılığı hayat kadını Nancy ile anlaşır. Amacı, kocasını bu “paralı askere” aşık ettirmek, ancak onun daha sonra acımazsızce ortada bıraklılmasını sağlamaktır. İşte bu nedenle, Daniel’in tutku ve düşlerine uygun düşecek bir kadın yaratılmalıdır! Bu bağlamda, Sonia’nın kocası hakkındaki bilgileri ve Nancy’nin çekiciliğinin ortak bir ürünü olarak Nathalie dünyaya gelir...  Üst kentsoylu halk tabakasının seçkin bir üyesi olan Sonia, başta Nancy’ye her bakımdan egemendir – ona nasıl giyineceğini, neler söyleyeceğini, ne şekilde davranacağını öğretir ve onun karşılığında, Daniel ile beraberliği süresince neler olup bittiğini en ince ayrıntılarına dek anlatmasını emreder. Ne var ki, günler geçtikçe Nathalie gittikçe palazlanır, Nancy’yi ve, belirli bir süre sonra, Sonia’yı bile  gerilerde bırakır – sanki bir “Golem”, bir “Frankenstein” ortaya çıkıvermiştir, bu iki kadının ortak çabası sonucu: Oyunun sonlarına doğru tahtaravallinin ibresi kesinlikle Nancy’ye doğru dönmüştür – o denli ki izleyiciler, Nathalie’nin neredeyse Daniel’e gerçek anlamda sahip olacağını düşüneceklerdir...

 

Geçtiğimiz yıl Anne Fontaine’nin yönetiminde, Emanuelle Beart, Fanny Ardant ve Gerard Depardieu ile izlediğimiz aynı öyküyü içeren ve oldukça ağır gelişen filmin tam tersine, Işıl Kasapoğlu oyunu öyle ustalıklı biçimde yönetiyor ki, gerilim son sahneye dek sürüyor – üstelik, Daniel’in varlığına gerek göstermeksizin! İşte, aynı konuyu çok daha dar olanaklar ile çok daha başarılı biçimde işleyebilmenin tipik bir örneği... Öte yandan, hiç kuşku yoktur ki, yönetmenin sağ ve sol kolları, üstün oyun gücüne sahip iki sahne sanatçısı ise, onun da işini son derece kolaylaşacaktır! İki saate yakın süren oyun boyunca gerek hayat kadını (Olcay), gerekse opera divasının (Saran) ne tür değişimlere uğradıklarını, karşılıklı devinimlerini nasıl dengelediklerini sizlere buradan anlatmak için yazı yeteneğim kesinlikle yeterli değil – bunu sahnede görmelisiniz... Tiyatro Stüdyosu’nda sahne hakimiyetini geliştiren ve Oyun Atölyesi’nde (özellikle “Ayrılış” ve “Dolu Düşün Boş Konuş”daki yorumlarında) parlayan Zuhal Olcay ile Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’ndaki tüm oyunlarında olağanüstü kompozisyonlar çizmiş Tilbe Saran, bana kalırsa, son yılların en başarılı tiyatro ikilisini oluşturuyorlar.

 

 

Sadece “tiyatro tutkusu” mu?

 

“Nathalie”yi yirmi kısa sahnelde sunan Kasapoğlu, her birinin sonundaki karartmanın hemen ardından, iki çapraz ışığın altında kısacık “duruk resim”lerle süslüyor oyunu – burada olduğu gibi, oyunun tümünde son derece başarılı bir ışık tasarımı sergileyen Cem Yılmazer’in desteği ile... Yeni tiyatro sözlüğünde “çevre tasarımı” olarak tanımlanan dekor çalışmalarında Hakan Dündar, bu çapraz ışıkları destekleyen zeminin üzerine kurduğu, kırmızının egemen olduğu Sonia’nın evi, arkada planda duran ve işlevselliği sorgulanacak birkaç obje ve onların arkasını sınırlayan dev bir perde(?!)’nin dışında, iyi kotarılmış. Nancy’nin “iş kıyafeti”ni oldukça abartılı çizen Canan Göknil, Nathalie’yi iyi donatmış, Sonia’nın siyah ağırlıklı giysilerinde de oldukça başarılı – arada bir ayaklarında gördüğümüz kaba-saba bej/siyah ev (?) ayakkabılarının dışında... 

 

Zeynep Avcı’dan alışık olduğumuz yetkin çeviri, tabii ki çok sayıda yer alan “belden aşağı / mesleki” sözleri göz ardı edemezdi – ne var ki bunlar, aynı (Kenter Tiyatrosu) sahnede daha önce izlediğimiz “Geve Mevsiminde” Şükran Yücel’in İngilizce’den birebir aktardığı sözcükler kadar rahatsız etmiyor. Acaba bu söz dağarcığı mıdır, oyunu “16 yaş altındakilere” yasak eden – veya bu tanımlama, “rating” kaygısına mı bağlanmalıdır...?

 

Şurası kesindir ki, Zuhal Olcay’ın magazin basınındaki yeri, “Nathalie”yi değişik izleyici kesimleri için daha ilginç kılmıştır – bunu belirtirken, kendisinin oyun gücüne hiç bir şekilde her hangi bir gönderme yapmak istemem (bu konuda, yukarıda değindiklerime bakmak, yeterli olsa gerek!) – ne var ki, ödeneksiz sahnelerde uzun süredir görmediğimiz böylesi bir izleyici akını bizi bir yandan sevindirirken, salt “tiyatro tutkusu”na bağlı olmaması da düşündürmüyor değil...

 

ana sayfa