|
HANGİSİNİN UĞRADIĞI ŞİDDET DAHA ÇOK FİZİKSEL: “NATHALIE”
ÜSTÜN AKMEN
Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı “Natalie”, Parisli seçkin soprano Sonia’nın, geçmişte kendisine acılar çektirmiş olan kocasından öç almak amacıyla; yaşamın getirdikleriyle örselenmiş fahişe Nancy’i “kiralamasını” konu alan bir oyun. Beyazperdeye de uyarlanmış, geçen sezon İstanbul’da da oynamış. Farkındaydım da gitmedim ya da ne bileyim gidemedim işte! Fanny Ardant, Emmanuelle Beart ve Gerard Depardie oynamış, oyunu birlikte izlediğim Atilla Dorsay söyledi. Hatta, CNBC-e’de de gösterime girmiş. Bu kısmını Dorsay değil, ama başka başka sinemasever dostlarım anlattı. İçine ıkınıla sıkınıra ciddiyet kazandırılmış erotizm şırınga edilmiş, hantal bir filmmiş, öyle dediler.
Dedim ya, ben izlemedim ya da izleyemedim.
İyi ki de izlemedim, tiyatrosunda ola ki etkilenebilirdim.
“NATHALIE”NİN ÖZETLENEBİLİR KONUSU Eski kocayı baştan çıkartması için “kiralanan” Nancy’den (Zuhal Olcay) “Nathalie”yi yaratma sürecinde ipleri elinde tutan elbette ki Sonia (Tilbe Saran) olur. Çünkü, Nathalie'nin nasıl biri olacağını esasen o saptamıştır. Dolayısıyla, eski kocasıyla nerede nasıl tanışacağını, eski kocayı nasıl baştan çıkaracağını, neler giymesi, neler takıp takıştırması gerektiği hep Sonia tarafından belirlenir. Nancy, aldığı talimata uyarak her buluşma sonrası Sonia'ya gelecek, tüm gelişmeleri, hem de tüm cinsel ayrıntılarıyla rapor edecek, fakat Nathalie giderek bir karakter olarak canlanarak, yaşam bulacaktır.
Derken işler karışır. İki kadının arasındaki ilişki, dostluk homo-erotik bir alt metne dönüşür. Geçmişler ortaya dökülür, yalanlarla gerçekler arasındaki incecik çizgi belirsizleşir ve her şey gittikçe daha karmaşıklaşır. Anlaşılır ki, Nadine'in gördüğü şiddet son derece fiziksel bir şiddettir, ama Sonia'nın gördüğü de, Nadine’in gördüğünden hiç de farklı değildir. Hatta fazlaca dahi sayılabilir bir şiddettir.
ÇEKİRDEK BİRLEŞMELERİNDEN OLUŞAN KONU Belçikalı yazar/yönetmen Philippe Blasband'in kaleme aldığı, sonra da senaryosundan tiyatroya uyarladığı “Nathalie”yi, bu kere Işıl Kasapoğlu ele almış. Sonia ve Nancy adını kullanan Nadine gibi birbirine tamamen zıt, yabancı, bambaşka dünyalarda yaşayan iki kadının etkileşiminden oluşan zor konuyu sahneye işlemiş. Kent insanının ikili ilişkilerdeki çıkmazlarına, yaşamla baş etme yöntemlerine, ihtirasa, aşkın, seksin, duyguların ve pornografinin sınırlarına varayım derken, iki saate yaydığı konuyu ister istemez, fazla derinini kurcala(ya)madan olabildiğince hızlı anlatmış. Yoğun olduğunu varsaydığım tam bir “füzyon”, bir çekirdek birleşmesi olarak tanımlanabilecek katmanları, ana başlıklarla vermeyi yeğlemiş. Metni, “black-out”larla yirmi beş tabloya bölmüş. Olabildiğince dinamik olan mizansen anlayışını, karartma başlarında iki çapraz ışıkta oyuncuyu/oyuncuları dondurarak, gerçek olanla imgesel arasında kalakalmış seyirciyi yoruma çağırarak tamamlamış. Hele bir de Nancy’nin şemsiyesine su serpiştirseymiş!
ZEYNEP AVCI’DAN ÖVÜLESİ BİR ÇEVİRİ ÖRNEĞİ Zeynep Avcı, bu kere de kusursuz denebilecek temizlikte bir çeviri yapmış. Bunca cinsel sözcük içeren bir metni “banal”lik tuzağına düşürmemek kolay iş değil doğrusu. Ama Avcı başarmış. Avcı başarmış başarmasına da, hayret ki hayret, nasıl olmuş da “cognac”ı “kanyak” yapmış “meçhulümdür efendim”.
Finali dışında tamamı Sonia'nın kocasından ayrıldıktan sonra yeni taşındığı evin salonunda geçen oyunun çevre tasarımında Hakan Dündar, estetiği öne çıkartmış. Ayrıntıları dikkatle incelemiş, titizlikle ölçüp biçmiş. Döşemeyle, yükseltiyle öteki donatımların gerekli düzenini hesaba katmış, karakterlerin bunlardan en iyi şekilde nasıl yararlanabileceklerini düşünmüş.
BAKALIM CANAN GÖKNİL TEPKİ GÖSTERECEK Mİ Canan Göknil'in kostüm tasarımı için ne diyeceğim bilemiyorum. Canan Göknil’i tanır mısınız bilmiyorum, ama gördüğüm her yerde bana pek ilginç bir karakter olarak görünür. Kendisini eleştiren eleştirmeni azarlıyorum “zehabına kapıldığı” zamanlarda, “hakaret” sınırının ayırtına varamazgillerin enderlerindendir. Canan Göknil’in kostümleri için: “Ne diyeceğimi bilemiyorum,” derken esas amacım vallahi bu! Yoksa, Canan Göknil’in tasarımı olan kostümleri, ayakkabı/şıpıdık terlikler dışında fevkalade zevkli bulduğumu söyleyeceğim. Hele hele, Sonia’nın ikinci bölümdeki sabahlığı… Gerçekten mükemmeldi. Ama konsept ile uyum içinde değil be cancağızım... Ne Parisli yosma, ne de Parisli sekreter o kostümleri giymez. Canan Göknil’i tenzih ederim, ama sopranolar da o denli uçuk kaçık zevke sahip değillerdir. Eleştirim sadece bu yönde. İnanmazsa, bana katılmazsa, alsın beni götürsün(!) Paris’e, kanıtlayayım.
CEM YILMAZER’İN IŞIĞI Joël Simon'ın müziği dorusu beni etkiledi. Caz motiflerini metne iyi yakıştırmış Simon. Cem Yılmazer’in ışığı asla kötü değil, ama kimi yerlerinin gözden geçirilmesi gerekiyor kanısındayım. Oyuncu ¾ oynarken ön ışıkların uzantısı oyuncunun gölgesini veriyor. Gölge, arkadaki dekora ya da kırmızı perde fonuna yansıyor, bu durumda ne olduğunuysa anlayan anlıyor.
ZUHAL OLCAY’IN DÖNÜŞÜ BAŞLIBAŞINA BİR ŞÖLENDİR Oyunculardan Zuhal Olcay’ın uzun bir aradan sonra sahneye dönüşü bence başlı başına kutlanacak bir şölendir. Zuhal Olcay, yaratıcılığının edinimlerini gene sağlam temeller üstüne oturmuş. Fizikselliği ve basit psikolojik çıkışları taptaze ve duru. Zuhal Olcay’ın yaratıcı doğası, abartmadan söylüyorum, bu oyunda da bütün gereksinimlerini karşılıyor. Nancy’in, Nadine’in, Natalie’nin duygularını, tüm duygularını harekete geçiriyor, derinlikli tutkuları olan yepyeni coşkular bularak ortaya koyuyor.
SONIA İLE SARMAŞ DOLAŞ BİR TİLBE SARAN Tilbe Saran, gövdesiyle ruhu arasına Sonia’yı sarıp sarmalamış. İç aksiyon ile dışa dönük hareketler arasındaki uyum için, yeni oyuncular ya da oyuncu adayları Tilbe Saran’ı mutlaka, ama mutlaka izlemeli.
Bir tutkunun gövdesel yaşam buluşu böylesine mi güzel, bu kadar mı zarif, bu denli mi yankılı, bu oranda mı renkli, bu kertede mi uyumlu canlandırılır, hayret edilmek için izlenilmeli.
Bırakınız yeni oyuncuları ya da oyuncu adaylarını, herkes tarafından görülmeli, öğrenilmeli, bilinmeli.
|