|
Tiyatro Tiyatro, Mart 2006
Otuz yıl öncesinden gelmekle birlikte, kısa diyaloglarında birçok ilginç mesel bulunan Ördek Muhabbetleri Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’nda ilgi ile izlenebilir
Robert Schild
Çağdaş toplumumuz bireylerinin yalnızlığını işleyen bir oyun daha: Sezonun başında Tiyatro Stüdyosu’nda izlediğimiz Kanadalı M.Panych’in “Bugün – Yarın”ından sonra, bu kez ABD’nin en popüler tiyatro ve senaryo yazarlarından David Mamet’in “Ördek Muhabbetleri”, Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’nda... İlkinde yaşlı kadın / sorunlu genç gibi iki farklı kişinin, yalnızlıkları karşısında birbirlerine kenetlenmesi işlenirken, burada biri diğerine yaş ve konum (emeklilik) açısından çok benziyorsa da, özyapıları, tepkileri ve beklentileri oldukça farklı iki yaşlı adamın bir park bankındaki (zorunlu?) birlikteliklerine tanık oluyoruz.
Emil Varec ve George Aronowitz hemen her gün gölün başında buluşuyorlar, yan yana oturdukları bankta etrafı gözlemliyor ve çeşitli yorumlarda bulunuyorlar, gerek dolaysız (salt gördükleri hakkında), gerekse dolaylı/felsefi olarak... Mamet’in bu bağlamda özellikle üzerinde durduğu konular, etrafta koşuşan, gölde yüzen ve arada bir havalanan ördekler hakkında söyledikleridir – bunları on dört ayrı bölüm olarak sunuyor bizlere, ara verilmeden 65 dakika süren, özgün adı “Duck Variations” (“Ördek Çeşitlemeleri”) olan, 1972 yılında yazdığı ikinci oyununda.
Bana kalırsa, bu özün başlık “Muhabbetler”den çok daha yerindedir – en azından daha “entellektüel” bir tanımlamadır... Metin çevirisini çok başarılı bulduğum, deneyimli Zeynep Avcı, bu uygun başlığı Türk tiyatro izleyicileri için fazla soyut mu görmüştür acaba, “muhabbet” sözcüğünü daha sevilgen veya samimi mi bulmuştur? Oysa ki, sahnenin karardığı ve oyuncuların ufak-tefek pozisyon ve giysi değişiklikleri ile yeniden karşımıza çıktığı on dört sahnenin her birinde, ördeklerin değişik bir özelliklerinden söz edilerek, buradan hareketle insanoğlunun yaşamına çeşitli göndermelerde bulunuluyor ki, tüm bunları art arda algılamak da “hoşca vakit geçirmek için” tiyatro gidenlere yönelik olmasa gerek...
Oyunda bundan başka her hangi bir konu yok, gelişen bir olay yok – ancak gene de kendine has küçük küçük gerilimler var, duyguların dışavurumu var, küçük de olsa çekişmeler ve aşağılamalar ve kahkaha, hatta gözyaşı var...
Haklarında hemen hemen hiç bir şey öğrenmeyeceğimiz, birden karşımıza çıkan ve perdenin kapanmasıyla ne olacaklarını da bilmediğimiz bu iki yaşlı adamın tüm sohbetleri, izleyicilere ilk bakışta birer “boş konuşma” gibi geliyor – ne var ki, çok geçmeden her sahnenin aslında bir veya birkaç küçük mesel içerdiğinin farkına varıyoruz. Sanki ördekler aşağıdaki kendi mikro-kosmos’larında dolaşırken, insanların gerçek yaşam olan makro-kosmos’daki devinimlerinin birer gölgesidirler... Emil ve George’un yanıbaşında oturdukları göl veya bulundukları parkın kendisi ördeklerin dünyasıdır, insanoğlunun içinde bocaladığı koca dünyanın bir modeli olarak. Ve işte bu bağlamda çeşitli konular tartışılıyor – doğa gibi, dostluk ve cinsellik gibi, ölüm gibi.
Yukarıda sözünü ettiğim “gerilim”lere gelince... oldukça kötümser ve zaman zaman kırıcı olabilen Emil ile yaşamı daha iyi yönünden gören, duygusal George arasında tüm oyun boyunca, aklımda kalmış bu örnekler türünden değişik ikilemler oluşuyor. Emil: “Doğa, dünyamıza açılan bir penderedir.”; George: “Doğa, dünyanın ta kendisidir!” – Emil: “İnsanın bir dostu olması ne güzel.”; George: “Dost olmak ne güzel!” – George: “Gölden gelen tatlı esinti...”; Emil: “Pis, leş gibi hava...” veya, George’a yönelerek: “Söylediklerin yanlışsa, bana ne; doğruysa, dinlemek istemiyorum...!” Ancak bu küçük tartışmalarını aslında pek umursamıyor iki yaşlı dost – zira bunların çoğu, aslında birbirine kenetlenen iki mıknatısın artı ve eksi kutupları türünde, her ikisinin bir bütün oluşturmasını simgeliyor: aslına bakılırsa, George ve Emil birbirlerini tamamlıyorlar! İşte bu nedenle de her gün parkta buluşmadan edemiyorlar – hiç kuşkusuz, tek başına oturdukları dairelerden bir çeşit kaçış olarak da...
Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’nun sürekli yönetmeni Işıl Kasapoğlu, bu zorlu oyunun da altından kalkmasını bilmiş, üstad Duygu Sağıroğlu’nun bu kez oldukça zayıf dekorlarına (sahneye serpiştirilmiş kâgıttan kayıklar?) karşın. Aynı sahnedeki çalışmalarını hep alkışladığımız Canan Göknil de, giysi tasarımında oldukça kolaya kaçmış (nerede yaşlı bekârların oldukça bakımsız, dağınık üst-başları!); Joel Simon’un müziği ise aklımda kaldı desem, yalan olur!
APT’nda sürekli olarak büyük beğeni ile izlediğimiz Cüneyt Türel ve aynı sahnede özellikle “Molly S.” ve “Bay Knepp”den anımsadığım Köksal Engür, George ve Emil’i öylesinde başarılı biçimde canlandırıyorlar ki, sanki David Mamet oyunu onlar için yazmış! Engür’ün sorgulayıcı çıkışları karşısında Türel’in uzlaştırıcı söylemleri, beri yandan duygusallığının düzeyli dışavurumu – hele oyunun bir bölümünde gözlerinin yaşarması, bu sezonun en ustalıklı tiyatro yorumları arasında görülebilir. “Ördek Muhabbetleri”ni düşük devinimli ve fazla “felsefi” bulacak olanlar bile, oyunu salt bu deneyimli ikilinin başarımına tanık olmak için izlemelidir bence...
Davit Mamet’in kariyerinin en başında kaleme aldığı bu kısa oyun, yazarın daha sonraki başarılı çalışmalarının (örneğin, birkaç yıl önce Tiyatro Stüdyosu’nda izlediğimiz, günümüzde süregelen çıkar ilişkilerini ve parasal olmayan bütün değerlerin yitirildiği dünyayı konu edinen “Bağla Şu İşi” taşlamasının) bir ön gösterisiydi sanki; gönül isterdi ki, Mamet’in kışkırtıcı oyunlarını sahnelerimizde daha sık görelim...
Zaman zaman uyumsuz tiyatro türünden esintiler getiren “Ördek Muhabbetleri”nde, Zeynep Avcı’nın başarılı biçimde dilimize çevirdiği kısa kısa cümleler ile iletişimlerini sürdüren George ve Emil, bende nedense Wladimir ve Estragon’u anımsattı – post-Beckett çağında maddi açıdan neredeyse her istediğimizde ulaştık artık, “Godot” gelmiştir – ancak onu(nla) ne yapalım...?!
Özel tiyatroların “gişe” kaygısıyla belki uzak duracağı, ödenekli sahnelerin de bu güne dek el atmadığı bu ilginç oyunu sahnelemeye karar vermiş Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’nun, David Mamet’in (erken döneminden de olsa) bir yapıtını bize kazandırmış olması ne güzel!
|