BÜYÜLTEÇ ALTINDA BÜYÜTÜLEN, BÜYÜLEYİCİ BİR VİRTÜOZİTE ÖRNEĞİ: “ÖRDEK MUHABBETLERİ”

 

ÜSTÜN AKMEN

                                                                                                                       

David Mamet'ı bana, yanılmıyorsam 1999-2000 tiyatro sezonunda  Tiyatro Stüdyosu ‘‘Bağla Şu İşi’’ (Speed the Plow) adlı oyunuyla tanıştırmıştı, dün gibi anımsıyorum. Senaryolarını (örneğin “Postacı Kapıyı İki Kez Çalar – “The Postman Always Rings Twice”), özellikle de yazıp yönettiği 1987 yapımı ‘‘Oyun Evi (House of Games)”in ilk filmi olduğunu ne yalan söyleyeyim sonradan öğrendim. Böylece, günümüz Amerikan gösteri dünyasında başı çeken yazarlardan birinin David Mamet olduğunu da bellemiş oldum. Yeri tartışılmaz yazarlığında ben de karar kıldım.


Giderek araştırdım, soruşturdum. Çok yönlü ve çok üretken bir kişilikti Mamet. 1947 doğumluydu ve demin değindiğim gibi, oyunları dışında çok başarılı filmlerin senaryolarına da imza atmış, roman yazmış, yönetmiş ve oyunculuk da yapmıştı. Bir anlamda dekatloncuydu bu adam. .

 

BİN BİR BOYAYA DALIP ÇIKMIŞ BİR YAZAR

Hayata genç yaşta atılmış ve yapmadığı iş kalmamıştı. Bir süre pazarlamacılıkla  uğraşmış, sonrasında tamirci, boyacı, garson, akla ne gelirse bin bir türlü işe bulaşmıştı. Ve tiyatro… Ben okumadım, bilmiyorum, “kulakları çınlayası” Ali H. Neyzi anlatmıştı, meğer oyunculuk konusunda da bir kitabı varmış. “Kitap, tam Mamet,” demişti, o gözlerinin içinden gelen güzel gülümsemesinin ardından. Oyunculuğu, aykırı ve kişiye özel olarak ele almışmış. "Ötesi orada çözümlenir," gibi dik başlı açıklamalarla doluymuş kitap. Öğütleri hep sert, kuru ve acımasızmış.


Ali H. Neyzi’den aldığım “feyz” ile, Mamet'in yaşama bakış açısını da kafamda çizdim. Mamet’in zayıfları hep eziliyor, güçlüleri daima üste çıkıyordu. Onun dünyasında yolunu şaşıran cezasını çekecekti. Yaşamın çarkı dönecek ve canlı cansız her şeyi, herkesi öğütecekti. Kimsenin kimseye acımaya ne vakti, ne de hakkı vardı. Böyle belledim ben Mamet’i.

 

ÖNEMSİZ KONULARDAN ÖNEMLİ SONUÇLARA

David Mamet, tiyatro dünyasında sivrilmesine ilk adım sayılan “Ördek Muhabbetleri (Duck Variations)”ı 1972 yılında yazmış. Mamet, Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı olarak şimdilerde sahnelenmekteki bu oyununda, bir parktaki kanepeye oturmuş, sohbet eden iki adamın söyleşilerini ele almış. Orta yaşın üstündeki Emil ve George'un ördeklerin alışkanlıklarından yola çıkarak başladıkları muhabbet ilerledikçe, konular daldan dala atlayacak, konu giderek kendi yaşamlarına, başkalarının alışkanlıklarına, hayatın cilvelerine uzanırken, parktaki yaban yaşamın insan yaşamıyla benzerlikleri de belirginleşecektir. Sanki önemsiz konulardan söz edermiş gibi ilerleyen söyleşi, esasında yaşama dair önemli birçok konuyu irdeler, seçer, deşer.

 

İKİ BÜYÜCÜ

“Ördek Muhabbetleri”ni Zeynep Avcı’nın Türkçe’siyle seyrederken, Mamet'in kendine özgü dilini daha bir iyi kavradım. Mamet, sözcüklerin değil, tek sözcüğün yazarıydı. Sahnedeki iki karakter, bir iki sözcük dile getirerek cümle oluşturuyordu. Cesaret etsem, bir saatlik oyunu, cümle kurulmadan yazılmış bir oyun olarak da nitelendirebilirim. Oyun içinde çoğu cümle yarıda kaldı. "Anlarsın ya" deyip susan birinin ne demek istediğini anlamak, seyirci için hiç de kolay değildi.

Gelin görün ki, sahnede Cüneyt Türel ve Köksal Engür vardı. Mamet’in kesik ve kopuk cümleleri Emil’e de, George’a da can verdi. Cüneyt Türel ve Köksal Engür, kesik taşları birleştiren, yerleştiren, göz kamaştırıcı sonucu elde eden birer usta kuyumcu gibiydiler. Mamet’in, kısa ve kopuk cümlelerinden öylesine bir konuşma havası yarattılar ki, izleyenin büyülenmemesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu: Büyülenildi.

DUYGU SAĞIROĞLU’NU ÇÖZEMEDİM

Zeynep Avcı’nın Türkçe’sine söz etmeyecektim, hatta öve öve bitiremeyecektim, ama Türkçe’de kullanılmayan “zırvalık” ile, “müteessirim” gibi Arapça sözcüklerin hangi nedenlerle kullanıldığını anlayamamam emelime engel oldu. Duygu Sağıroğlu’nun ördek başı yeşil fon üzerine doladığı, uzattığı, sardığı yeşil su hortumlarından oluşan sahne düzenindeki yorumu bulamadım. Oyun metnini öz ile çarptım, biçime vurdum, kendimce teknik incelemeler yaptım, gene de içinden çıkamadım. Canan Göknil’in kostüm tasarımını beğendim. Joel Simon’un müziği iyi seçilmişti ve oyuna katkı sağlar nitelikteydi. Işıl Kasapoğlu’nun, iki turuncu, iki sarı, iki de çiğ beyazla yaptığı ışık tasarımı hiç de kötü olmamıştı.

 

YÖNETMENDEN YANIT BEKLEYEN SORUM VAR

Yönetmen Işık Kasapoğlu olarak, kendisine, kendi güçlerinden kuşku duymayan iki oyuncuyla çalışmanın keyfini sormak isterim. İsterim, çünkü vallahi merak etmekteyim. Anlayışlı ve incelmiş beğeni sahibi iki oyuncuyla çalışmak… Merak etmekteyim nasıl çalışılır, nasıl kotarılır, nasıl yönetilir, işin sırrı nedir…

Işıl Kasapoğlu, bence işin püf noktasını keşfetmiş.

En iyisini yapmış. Onları kuklalaştırmamış, olmuş bitmiş.    

 

ana sayfa