SANSÜRCÜNÜN SANSÜRLEDİĞİ ORTAYA ÇIKARSA?

Handan Salta

İmgenin ardına bak! Ne görüyorsun? Siyah takım elbiseli adam uzun masanın köşesine sıkışmış oturuyor, sağında ses kayıt cihazları kablolar, ekranlar, sol tarafında deste deste kağıt, çalışma lambaları var. Bacak bacak üstüne atmış mikrofona eğilmiş, ne iş yapıyor?

Her şeyin bir porno filmle başladığını söyleyerek giriyor söze. Adamın, porno yaftası yapıştırılmış filmin yönetmeni bir kadınla görüştüğünü öğrendinde izleyici de şaşırıyor ve otoriter, her şeye hakim tavrı ile anlattıklarının penceresinden bakıyor kadına. Erkekler için, erkeklerce yapılan porno filmi neden bir kadın yönetsin sorusu da aklına takılarak.

Sonra yönetmen filmin porno olmadığını, dahası aşk filmi olduğunu göstermeye çalışıyor, imgenin ardındakine bakmasını söyleyerek. Bu hatırlatmayı oyun boyunca duyuyoruz.

Sansürcü klip algısında yaşanılan, görünenin ardındakini düşünüp değerlendirmeye zamanımız olmadığına ikna edildiğimiz bir dönemde uç imgelerle bizi sarsmaya kast etmiş bir yapım. Zihnin karanlık odalarında, yüzleşmekten korkulan, en iyi (belki de tek) bilenin öznenin kendisinin olduğu kişisel tarihin dehlizlerine çekiyor bizi. Kaçınılmaz olarak da tehlikeli, sarsıcı, yıkıcı bir yolculuğa.

Sansürlenen filmlerin en “berbat”larının geldiği kurulun karanlık, basık ve havasız izlenimi veren odasındaki sansürcümüz bile itiraf ediyor oranın bir “bok çukuru” olduğunu. Ama yönetmenin karşısına bir  ‘erdem ve ahlak abidesi’ olarak çıkıp filmdeki birleşmelerin dökümünü yaparak varlığını meşru ve haklılaştırmaya çalışıyor, toplumu ve ahlakı koruyor.

Yönetmen, Miss Fountain, sansürcünün hem çok tanıdığı hem de yabancısı olduğu bir noktadan başlayarak kendini ifade etmenin yollarını arıyor, filmini anlatmaya çalışırken kendi bakışını, hayatta durduğu yeri, ve söyleyecek sözü olduğunu sessizce haykırıyor sansürcüye. Ahlak/ahlaksızlık, aldatma/dürüstlük, isyan/boyun eğme karşıtlıklarını vurgularken içindeki sesi cisimleştirip kendini var ediyor; oyunun başında sansürcü tarafından çizilen imgesinden sıyrılıyor. Onun bu hali sansürcünün de kendinden kaçışını engellemeye başlıyor, sansürcüyü “çözüyor” yaprakları dağılmış bir defter gibi okuyor.

Sansürleneceğine kesin gözüyle baktığı filmin yönetmeniyle tekrar tekrar buluşması sansürcünün içindeki karanlık odayı merak ettiğinin işaretlerini vermeye başlıyor. Yönetmenle her karşılaştığında kendine söylediği yalanlarla yüzleşerek yaralansa da vazgeçmiyor. Yıkılmaz otorite imgesinin ardını hem kendisi hem de izleyici görmeye başlıyor.

İzleyicinin başa çıkması gereken bir başka bilmece de sahnedeki ekranlar. Akıllıca bir buluşla, sansürcünün eşi ile olan ilişkisi bu beş ekranın ikisi üzerindeki görüntülerle izleyiciye aktarılıyor. Diğer üç ekrandaki görüntülerde, ait oldukları bedene yabancılaşmış, dolayısıyla izleyicide de yabancılaştırma etkisi uyandıran beden  parçaları kendileri olmaktan çıkıp başka bir imge  biçimine bürünüyorlar. Ancak porno film izleyicisinden farklı olarak onları izlerken biz de nesneleşmiyoruz, tersine imgenin ardındakini görmeye yöneltiliyoruz; tıpkı sansürcü gibi. Ancak onun işi daha zor, zira yaşamının yanılsamalarını karşısına çıkaran yaman bir şeytan avukatıyla karşılaşmak kolay yutulur lokma değil. Ancak demir leblebi sansürcünün yüzleştiği tutkusu ve onun ardından kendine bakışında.  Yurtdışındaki sahnelemelerde izleyicinin gördüğü, burada ise reji tarafından sahne ardına taşınan ve izleyiciye ima edilen sansürcünün kendisinden bile gizlediği fantezisinin ne olduğu önemsizleşiyor, daha genel, varoluşa ilişkin bir sorun ön plana çıkarılıyor.

Burada sansürcüye veda ederken bir sergi için New York’a gideceğini söyleyen yönetmenin farklı bakış açılarına sahip insanlarla karşılaşmaktan duyduğu heyecan ile sansürcünün güvenli çizgilere hapsolmuş yaşamının karşıtlığı ortaya çıkıyor. Yönetmenle ilgili haberi televizyondan öğrenen sansürcü ile birlikte izleyici de şaşırıyor, bedel ödeme, uyum sağlama ya da karşı durma seçenekleri üzerine düşünerek salonu terk ediyor.

   Sansürcü ve yönetmenin konuşmalarında izlediğimiz şey, iki iradenin çatışmasından çok,  yaşamın öznesi ya da nesnesi olmayı seçmiş iki insanın karşılaşmaları ve çatışmalarından doğabilecek olası sonuçların sıralanması diyebiliriz. Çatışmanın şiddeti giderek artarken izleyiciye birtakım ipuçları veriliyor. Sansürcünün evliliği ekrandan izlenebilen bir nesneyken yönetmenle iletişiminin ‘canlılığı’, ofisin iç boğucu havası içinde her şeyin cetvelle çizilmiş gibi düzenli durmasıyla sansürcünün iç dünyasındaki kaos, Miss Fountain ismine karşın adamın yalnızca sansürcü olarak anılması çatışmanın sahne üzerindeki göstergeleri haline geliyor. Sansürcünün masasında titizlikle hizaya getirmeye çalıştığı ancak durmaksızın dağılan, söz dinlemeyen kağıtlar da yönetmene kulak verir gibiler.

Sansürcü, metindekinden daha zengin bir çağrışımı sahneye taşıyan Naz Erayda’nın  rejisi, iniş çıkışların bolca yaşandığı iç dünyaları başarıyla izleyiciye aktaran Güneş Berberoğlu, Uğur Polat, Almula Uluer’in  oyunculukları, oyunun duygusunu aktarmakta oyunculuk kadar önemli bir işlev kazanmış olan ve Emre Akay, Ömer Sarıgedik, Koray Malhan, Cem Yılmazer  veKerem Kurdoğlu’nun ışık, ses ve mekan tasarımıyla çarpıcı, heyecan ve keyif veren bir yapım. DOT’a gecikmiş bir hoş geldin demek için çok iyi bir olanak.

 

ana sayfa