|
Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı No: 159 / Kasım 2005
Savaş ve Kadın
Beki HALEVA
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları insanlık tarihi kadar eski, eski olmasına karşın tüm zamanlar için en güncel, insan denen varlığın asla vazgeçemediği, vazgeçememesine karşın en fazla çekinip korktuğu bir konuya, savaşa yer vermiş 2005–2006 oyun programında. Donanımsız ilkel topluluklardan, günümüzün ve hiç kuşkusuz yarının donanımlı “ilkel” toplumlarına gelene dek değişen pek bir şey yok, ne yazık ki! Yöntemleri, araçları değişse de, özünde savaş hep aynı savaş, kurbanlarıysa onun yaratıcıları insanlar, anlaşılması zor bir paradoks. Konu savaş olunca ve insanlığın bu illetten çektiklerini düşündükçe bildik şeyler de olsa savaşı bir iki cümleyle tanımlamadan söze başlamak zor. Matéi Visniec’in yazdığı ve Zeynep Avcı’nın kusursuz bir çeviriyle dilimize kazandırdığı “Savaş ve Kadın” adından da anlaşılacağı gibi kadın bakış açısıyla ele alıyor erkeklerin yaratısı savaşı. Oyunun özgün adı “Du sexe de la femme comme champ de bataille dans la guerre en Bosnie”nin, sözcüğü sözcüğüne çevirisi “Bosna savaşında muharebe alanı olarak kadın cinsel organı” bize içerikle ilgili daha fazla ipucu vermekte, ancak yeğlenen başlık bana göre iyi oturmuş, hem daha kapsayıcı, hem de kapalı ve şiirsel. 1977’den beri birçok oyuna imza atmış olan Matéi Visniec ülkesinde yasaklanmış ve politik mülteci olarak Romanya’dan Fransa’ya sığınmış bir oyun yazarı. Komünizm sonrasındaysa oyunları en çok oynanan yazarlardan biri olmuş Romanya’da, hatta adına festival bile düzenlenmiş. Şimdilerde Fransız vatandaşı olan ve genelde Fransızca yazan Visniec’in oyunları Fransa’da olduğu kadar uluslararası platformda da çok ilgi görmekte, kendisi aynı zamanda şair ve gazeteci. İlk olarak 2000 yılında oynanan bu oyunu yazar 1996’da kaleme almış, yani yıllar boyu etnik çarpışmalara sahne olan Yugoslavya’nın dağılma sürecinin hemen ardından. Yugoslavya coğrafyasında yaşananlar, farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda yaşananlardan hiç farklı olmadığına göre, neredeyse on yıllık bir gecikmeyle ülkemizde oynanması çok geç sayılmaz. Hatta çok kültürlü bir ülke olarak benzer tuzaklara her zaman düşme olasılığımız göz ardı edilmediğinde ve bir de oyun Irak Savaşı’na bir gönderme olarak düşünüldüğünde zamanlama açısından da iyi bir seçim bana göre. Kadınların savaşlarda karşı karşıya kaldıkları şiddet üzerine kurgulanan oyun, savaş alanı olarak kadını, daha doğrusu erkek egemen bu dünyada, genelde kadını kendi tebaası gibi gören ve cinsel bir obje olarak değerlendiren erkek bakış açısıyla söylemek gerekirse, kadın bedenini merkeze alıyor. Erkek okuyucular alınmasın ama bu, ne yazık ki genelde erkek doğasında var olan bir şey bana göre. Yazar da zaten kendi de bir erkek olmasına karşın bu konuyu kapsamlı bir şekilde tartışıyor ve bu genetik arıza açmazıyla yüzleşiyor metninde. Metin, Balkan yöresine yerleştirdiği bu kadın ekseni etrafında, ABD’nin öteki ülkelerle olan çıkar ilişkilerini ve bunun bir uzantısı olarak emperyalist yaklaşımını sorguluyor. Oyun, yolları kesişen savaş mağduru iki kadının etrafında gelişiyor. Farklı coğrafyalara mensup iki kadın, dolayısıyla iki farklı dünya, ortak noktalarıysa savaş. Biri çok kültürlü bir ortamda birlikte yaşadığı, yıllarca komşu, kardeş bildiği insanların düşmana dönüşmesiyle şaşkın, hangi etnik gruba ait olduklarını bile bilmediği askerler tarafından tecavüze uğramış Bosnalı bir kadın. Karnında babası savaş olan bir bebek taşıyor. Öteki, toplu mezar açmaya gelmiş bir ekip içinde psikolojik yardım vermekle görevli Amerikalı bir psikolog. Ne var ki savaşlarda yaşananların tanığı olarak ağır bir psikolojik çöküntü içine giriyor ve geri planda bir yardım kuruluşunda çalışarak savaş yaralarını sarmaya çalışıyor. İkisi de Bosna’da yaşanan vahşetin kurbanları ve yaşam boyu silinmeyecek izler taşımaya mahkûmlar. Oyunun başında, yaşananlara bir vaka olarak yaklaşan, savaşı sorgulayan, savaşın oyuncuları olarak erkek cinsinin savaş yöntemlerini Freud’a dayanan bilimsel açıklamalarla çözümlemeye çalışan psikolog Kate (Gülen Karaman), oyun ilerledikçe geçmişini, ülkesini, günümüz Amerika’sını sorgulayan, kendi kendiyle bir hesaplaşmaya giren ve bu hesaplaşmanın ağırlığıyla da gitgide ezilen yaralı kadın Kate’e dönüşüyor. Dış dünyaya kendini kapamış, tek düşüncesi karnındaki savaş izini silmek olan Bosnalı Dorra’ysa (Aslı İçözü) oyunun başında sessiz bir acı abidesini çağrıştıran bir kadından, Kate’le sıcak bir ilişkiye, hatta birkaç kadeh içkiden sonra tüm halkları eleştiren Balkan erkeğini canlandıran bir oyuna bile girişen bir kadına dönüşüyor, gitgide çözülen bir yumak misali. En son noktada da her şeye rağmen, yaşamın yaşanmaya değer olduğunun mesajını vermeyi başarıyor. Oyunu yöneten Orhan Alkaya başarılı oyunlara imza atmış bir isim olmanın yanı sıra şair olarak da tanınıyor. Yalnızca savaşlarda, çatışmalarda değil, bütün zamanlarda ve durumlarda kadın kimliğine ve bedenine yönelen şiddetle yüzleşmeye öncelik verdiğini vurgulayan Alkaya en ufak bir aşırılığı kabul etmeyen, ince ayar gerektiren bu zor oyunu büyük bir başarıyla kotarmış. Sözü öne çıkaran, minimalist yaklaşımıyla metne verdiği önemi sahneye taşıyarak, seyirciyi metne odaklıyor. Özellikle de iki kişilik ve söze dayanan oyunlarda seyircinin ilgisini tüm oyun boyunca aynı düzeyde tutmak hiç de kolay değildir. Prologda akordeon eşliğinde metne eklediği şarkıyla istediği atmosferi yakalayan yönetmen tüm oyun boyunca bu “lirik şiddet atmosferi”ni sürdürmeyi başarıyor. Sahne geçişlerinde uyguladığı, sanırım özellikle uzun tutulan karartmalarla giriş ve çıkışları, kendi deyişiyle “sahne başları ve sonlarındaki bütün o keskin çizgiler”i ortadan kaldırmayı amaçlamış. Söze dayalı metinlerde en zor işlerden biri de oyuncuya düşer elbette. Özellikle böylesi yalın ve gerçekçi bir anlatıda gerçekliği yakalamak ve hiç uzaklaşmamak için oyuncunun rol yapmadan rol yapması gerekir. Her iki oyuncu bu zor uğraşın üstesinden büyük bir başarıyla gelmişler. Gerek Dorra rolünde Aslı İçözü, gerekse Kate rolünde Gülen Karaman, hiç aksamayan bir çizgide rol yapmadan bu trajediyi yaşıyorlar ve biz seyircilere yaşatıyorlar. Bu kusursuz oyunculuğa destek veren unsurlardan biri de yönetmenin metne eklemlediği Balkan erkeğinin ruhunu simgeleyen akordeon çalan figür. Hüseyin Tuncel’in Balkan şarkılarından derleyerek oluşturduğu başarılı müzik tasarımını Muzaffer Berişa canlı performansıyla sahneye taşıyor. Yönetmenin minimalist yaklaşımı sahne, giysi ve ışık tasarımında da kendini gösteriyor. Sahne ve giysi tasarımını yalın ancak çarpıcı bir boyutta gerçekleştiren Taciser Sevinç savaşın karşıtlıklarını, sargı bezlerini olduğu kadar kefen bezlerini de çağrıştıran geniş kumaş parçalarından oluşturduğu bir düzenekle yansıtmış sahneye. Murat İşçinin ışık tasarımı bu sahne tasarımını tamamlayan önemli bir unsur. Sevinç, giysi tasarımında da Dorra’da bir Balkan kadınını, Kate’deyse Amerikalı bir bilim kadınını gerçekçi bir görüntüyle sahneye aktarıyor, özellikle de 2. perdede kullandığı kara giysi oyunun içeriğiyle bütünleşiyor. Sonuçta çok başarılı bir yapım çıkmış ortaya. İBŞT’yi son zamanlarda öne çıkan yapımlarından dolayı kutlamak gerek. Savaşsız bir dünya dileklerimle noktalamak istiyorum yazımı, her ne kadar gerçekleşemeyecek bir dilek olsa da!
Oyunun Adı: Savaş ve Kadın Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Matéi Visniec Çeviren: Zeynep Avcı Yöneten: Orhan Alkaya Sahne Tasarımı: Taciser Sevinç Işık Tasarımı: Murat İşçi Müzik: Hüseyin Tuncel Prolog Şarkı Sözü: Orhan Alkaya-Matéi Visniec Oyuncular: Aslı İçözü, Gülen Karaman, Muzaffer Berişa.
|