|
Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı No: 165 /Mayıs 2006
Saygılı Yosma
Beki HALEVA
İBBŞT sahneye koyduğu yeni oyunu Saygılı Yosma’yla, varoluşçuluk dendiğinde akla ilk gelen, yirminci yüzyılın düşün ve yazın dünyasına damgasını vurmuş bir isme, basındaki tanıtımına göre, biraz gecikmeyle de olsa saygı duruşunda bulunuyor. 2005, Jean-Paul Sartre’ın 100. doğum ve 25. ölüm yıl dönümlerine denk geliyordu. Aslında 2005–2006 tiyatro sezonu olarak düşünüldüğünde çok da geç bir tarih sayılmaz. Ayrıca bu tarihlerin ne önemi olabilir ki? Böylesi rakamlar kutlama ya da anma vesilesi olmuştur hep nedense, artık geçmişte kalan bir yazarı tekrar gündeme almak için böylesi bir mazerete gereksinim varmış gibi. Oysa cismen yok olsalar da onlar hep gündemde değil midirler yazdıklarıyla, insanı anlatan yapıtlarıyla? İnsan, zaman içinde, çok değişime uğramış gibi görünse de, özünde onun hiç de değişmediğinin bilincindeyiz hepimiz. 1959 yılında, tiyatro üzerine kendisiyle yapılan bir söyleşide “(…) tiyatro insanın değişmesinden çok, hiçbir zaman değişmeyen bir evrende ebediyen kendisinin benzeri olarak kalan bir insanın hayalini temsil eder”, derken böyle düşünüyor olmalıydı Sartre. Hiç de haksız değilmiş söylediklerinde, hemen hemen altmış yıl önce kaleme aldığı bu oyunda vurguladığı ırkçılık, yozlaşmış siyaset ve onun bir uzantısı olarak kırılamayan sistem, cinsellik sorunları ne yazık ki dünyanın neredeyse tümünde güncelliğini koruyor ve korkarım hep koruyacak. Zamanında Fransa’da büyük beğeni toplamış bu oyun doğal olarak Amerika’da çok sıcak karşılanmamış ve yazar tanımadığı bir toplumu yanlış yansıtmakla suçlanmış. Bir perdelik bu kısa oyunu Türkçeye kazandıransa, çevirmen yönü çok fazla bilinmeyen, ancak şairliğiyle Türk insanın belleğinde yer etmiş, dizeleri gündelik dilimize yerleşmiş ve halk dilinin neredeyse bir parçası olmuş bir ozan, Orhan Veli Kanık. Yeri gelmişken, birkaç yıl önce şiir ve tiyatro çevirilerini incelemiş biri olarak, Orhan Veli’nin olağanüstü bir çevirmen olduğunu vurgulamadan, bu sözünü ettiğim çalışmayı gerçekleştirirken kendi kendime “Olmaz ki! Böyle de yazılmaz ki!”, dediğimi anımsamadan geçemeyeceğim. Gerçekten de gerek şiir çevirilerinde, gerekse tiyatro çevirilerinde öylesine doğal ve öylesine yaratıcıydı ki, bir çevirmen olarak onu kıskanmadım dersem yalan olur. Bu oyunun çevirisinde de usta çevirmeni görmek mümkün. Sartre, oyunlarında, kahramanlarının psikolojik çatışmalar içinde oldukları tiyatroya, bir durum tiyatrosuyla karşı koyar, oyunun kahramanları o anda durumun dayattığı seçeneklerle karşı karşıya kalırlar ve seçimlerini kendi başlarına yaparlar. Saygılı Yosma özgün adının ilk biçimiyle La P... respectueuse daha sonraki açılımıyla La Putain respectueuse, sözünü ettiğim bu “durum tiyatrosuna” ilginç bir örnek oluşturmakta. Öteki yapıtlarında olduğu gibi, bu oyunda da yazar kişiyi toplumsal sorunlar içinde ele alıyor ve tiyatronun kurallarını zorlamaktan çekinmeyerek, izleyiciyi, tüm çıplaklığıyla çizdiği çağımız insanıyla tek başına bırakıyor. Olay Amerika’nın güney şehirlerinden birinde geçmektedir. Rugby maçından dönen dört sarhoş, trende aynı kompartımanı paylaştıkları Lizzie’ye sataşırlar ve yine aynı kompartımanda bulunan iki zenciyi trenden atmaya çalışırlar. Zenciler kendilerini korumaya çalışırlarken beyazlardan biri silahını çekip bir zenciyi öldürür, öbür zenciyse kaçar. Adam öldürmekle suçlanacağını ve zenci olduğu için de olayın gerçekte nasıl geliştiğini kanıtlamayacağını bilen zenci, trende cereyan eden olaya tanık olan Lizzie’den yardım ister. Çünkü ancak onun tanıklığıyla kurtulabilecektir. Lizzie o şehre henüz taşınmış, yaşamını bedenini satarak kazanan bir kadın, suçluysa şehrin ileri gelenlerinden olan senatörün yeğenidir. Irkçılığın çok büyük boyutlarda olduğu bu şehirde, para karşılığı yalancı tanıklık etmesi için yapılan öneriyi kabul etmeyen Lizzie yine de bir karar vermek zorundadır. Bir yandan “ne işe yaradığı”, “ nerede, nasıl bir tesadüfle doğduğu” belli olmayan bir zenci, öbür yandan “yüzde yüz Amerikalı, en eski ailelerden birine mensup” göğsü nişanlarla dolu saygın bir ‘wasp’. Senatörün ikna turları Lizzie’yi yönlendirip beyaz adam lehine karar vermesine yol açsa da, genç kadın kısa sürede tuzağa düştüğünü anlayacaktır. Ne var ki tek başına sisteme karşı çıkması olanaksızdır. Bu kısa metni başarılı ve çarpıcı bir şekilde sahneye Hüseyin Köroğlu taşımış. İki tablodan oluşan bir perdelik bu oyunda metin Lizzie’nin yaşama ve çalışma alanları olan küçük bir evin sınırları içine sıkışmışken, Köroğlu’nun yorumunda evden sokağa, sokaktan şehre, hatta sahne tasarımındaki arka plan düşünülürse belki de tüm ülkeye taşıyor. Bu, kuşkusuz Sartre’ın anlayışına ters düşmekte ancak bana göre izleyiciye daha cazip gelen, onu daha çok oyunun içine çeken bir yaklaşım bu. Yorumda dikkati çeken bir başka noktaysa oyunun üç temel temasına aynı şekilde ağırlık verilmemiş olması. Köroğlu bir söyleşide de belirttiği gibi, ırkçılık temasına değinmeyle yetinirken, sistemin karşısındaki güçsüzün güçsüzlüğü ve cinsellik sorunsallarınıysa öne çıkartmayı yeğlemiş. Açılışta yer alan sevişme sahnesiyle oyunun başında bu yaklaşımın ipuçlarını veriyor zaten. Gölge oyunları ve ışıkla desteklenmiş başarılı ve çarpıcı bir sahne bu, ancak bu ateşli sevişme sahnesinde Fred’in pantolonunun da “çarpıcı” duruma düştüğünü söylemeden geçemeyeceğim. Yine çarpıcı bir başka sahneyse Senatör Clark ve mahiyetinin Lizzie’yi ikna etmek üzere gerçekleştirdikleri ziyaretler. Bu ziyaretlerle eşzamanlı olarak arka planda yer alan ve yönetici kesimi, Sam Amca’yı çağrıştıran cüce orkestra şefi, gerek anti-Amerikan karikatürlerde bolca kullanılan silindir şapkalı kostümüyle gerekse ifadesiz yüz maskesiyle bir yandan gerçeküstü bir atmosfer yaratırken, öte yandan oyuna bir fars öğesi yüklüyor. Tıpkı senatörün kostümü ve gidiş gelişlerde serilen kırmızı halılar gibi. Bu da yazarın senatör tiplemesinde kullandığı fars yaklaşımını daha da belirgin kılıyor. Bu sahnelerin ön plana çıkmasındaki en büyük etmen Barış Dinçel’in etkileyici dekoru kuşkusuz. Oyunun iki tablodan oluştuğunu söylemiştim. Dinçel’in tasarımı bu sözcüğe gerçek anlamını yüklüyor. Çünkü bana göre, sahnenin önünü kaplayan tuzağın simgesi ağ, oyunun akışında “yaşam alanının yıkılıp gitmesine” olanak sağlayan stilize ev tasarımı ve arka planda yer alan bir şehrin ya da ülkenin “kaotik” yapısını çağrıştıran metal konstrüksyonla gerçek bir tablo izlenimi yaratıyor. Elbette Özcan Çelik’in çok başarılı ışık düzenlemesinin desteğini de unutmamak gerek. Deniz Noyan’ın dönemi tam olarak yansıtan iyi seçilmiş yumuşak caz parçalarının yanı sıra sert elektronik parçalarla harmanladığı müzik, Ersin Aşar’ın gerçekçi efekt tasarımlarıyla, gerilim atmosferi iyice yakalanmış. Hatta belki de dozunu aşmış bile demek gerekir çünkü Lizzie’yi büyük bir ustalıkla canlandıran Bennu Yıldırımlar’ın yaşadığı ikilemlerin ve duygu yoğunluğunun ya da zencinin çaresizliğini çok başarılı bir şekilde veren Cengiz Tangör’ün önüne geçebiliyor yer yer. Fred rolünde Burak Davutoğlu, senatör rolünde Taner Barlas’ın oyunculukları belli bir çizgiyi aşamazken, oyunun görsel boyutunu tamamlayan genelde başarılı sayılabilecek kostüm tasarımındaysa Duygu Türkekul, Klu Klux Klan örgütü yerine nazizmi anımsatan yaklaşımıyla biraz yadırgatıyor. Ancak olumsuz sayılabilecek bu bir iki nokta yine de oyunun ilgiyle izlenmesini engellemiyor. İBBŞT’nin bu yıl sahneye koyduğu görülmesi gereken yapıtlardan biri diye düşünüyorum.
Oyunun Adı: Saygılı Yosma Tiyatro: İ.B.B.Ş.T. Yazan: Jean Paul Sartre Yöneten: Hüseyin Köroğlu Çeviren: Orhan Veli Kanık Sahne Tasarımı: Barış Dinçel Giysi Tasarımı: Duygu Türkekul Işık Tasarımı: Özcan Çelik Oyuncular: Bennu Yıldırımlar, Burak Davutoğlu, Taner Barlas, Cengiz Tangör, Hakan Arlı, İbrahim Can, Mevlüt Demiryay, Caner Bilginer, Samet Hafızoğlu.
|