GÜLÜMSETEN DRAM TADININ REÇETESİ: “SIZWE BANZI ÖLDÜ”

 

                                                                                    ÜSTÜN AKMEN

 

 

 

 

 

Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsında izlediğim “Sizwe Banzi Öldü”  seyrederken Athol Fugard’ın: “Kötü bir düzen, doğal bir felaket değildir; düzeltilebilir,” deyişi kafama takıldı. Doğru söze ne denir! Doğru söze bir şey denmez de, kötü düzen neyle düzeltilir? Elbette anayasayla. Anayasalar, devletin gücünü sınırlayan, bireylerin hak ve özgürlük alanlarıyla bunların çiğnenmelerine karşı denetim yollarını belirleyen, her türlü hukuk dışılığı dışlayan ve iktidarın tek elde toplanmasını engelleyen, gelişmeyi kurumsallaştıran metinler değil mi? Öyle. Demokrasilerde devletin birey için var olduğu, bireyin devlet için var olmasının söz konusu olmadığını bilmiyor muyuz? Biliyoruz. “Demokraside birey öznedir, yüklem değildir ki! İşte bunu sağlamak için, anayasalar insanlığın evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı etmelidir,” diye oyunun sonunda kendi kendime söylenip durdum. Sizwe Bandi’nin şahsında emeğin, özgürlüğün, barışın, adaletin, dürüstlüğün, içtenliğin, katılımcılığın, savaş karşıtlığının, doğruluğun, dayanışmanın, eşitliğin, hoşgörünün, paylaşmanın ağırlık kazanacağı bir toplum özlemim depreşti. Ah ki ah!..

ATHOL FUGARD’IN BENZERSİZ ŞİİRSEL DİLİ

Athol Fugard, 1959 yılında başlamış oyun yazmaya. Zencilerle dayanışma düşüncesi içinde, ırk ayrımına karşı çıkan oyunları yüzünden ne acılar çektiğini bir yerlerde okumuştum da, oyunlarının hepsi mi tek mekânda geçer bu adamın ve hep iki   ya da  üç karakterli midir onu bilemedim. Ama bilebildiğim, izleyebildiğim, okuyabildiğim oyunlarında olduğunca, bu oyununda da şiirsel diline hayran oldum. 

 

İKSV’NA NE KADAR TEŞEKKÜR ETSEK AZDIR

Ülkemizde de pek iyi tanınan Athol Fugard’ın John Kani ve Winston Ntshona’dan esinlenerek yazdığı “Sizwe Banzi Öldü”sünü 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında tiyatro dünyasının büyük ustası Peter Brook’un son yapımı olarak izledik. “Sizwe Banzi Öldü”, bir ay önce ilk kez Lozan’da sahnelenmişti ve bu kentten sonra ilk durağı İstanbul olmuştu. Oyundan sonra, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Şakir Eczacıbaşı’nın elini sıkıp canı yürekten teşekkür ettim. Festival Yönetmeni Doç. Dr. Dikmen Gürün’ün ise yanına bile yaklaşamadım. Önünde neredeyse teşekkür kuyruğu oluşmuştu.    

“Sizwe Banzi Öldü”, zenci bir Güney Afrikalının kimlik arayışından yola çıkarak büyük bir dramı çarpıcı bir biçimde gözler önüne serdi. Kendisine ve ailesine insanca bir yaşam sağlamak için New Brighton kentinde çalışması, ama her şeyden önce bir kimliğe sahip olması gerekirken çalıştırılmayan, çalışması için hukuken ölmesi gereken Afrikalı Sizwe Banzi’nin hüzünlü öyküsünü, yaşayan en büyük tiyatrocu olarak tanımlanan Peter Brook gülümseten dram tadına dönüştürmüştü.

OYUNCUNUN OYUNCULUĞUNUN GÖVDE GÖSTERİSİ

Oyun metni Marie-Hélène Estienne tarafından Peter Brook için özel olarak Fransızcaya çevrilmiş. Haa, bir de Ahmet Levendoğlu’ndan aldım haberi, ırkçılığa bir tepki olarak yazılan bu oyun, ilk kez sahnelendiği 1972 yılından beri dünyanın çeşitli yerlerinde yankı bulmuşmuş. Levendoğlu: “Ben bu oyunu 27 yıl önce Londra’da seyretmiştim, istersen sana ‘mütemmim’ bilgi aktarabilirim,” dedi. Eksik olmasın, sever yardımcı olmayı. Tiyatronun güncel olaylara karşı kışkırtıcı bir rolü olması gerektiğini savunan büyük usta Peter Brook’un yalın bir oyunculuğa yaslandırılmış reji anlayışını, önce Ahmet Levendoğlu ile tiyatronun çıkışında, sonrasında dekor-kostüm baş büyücüsü Osman Şengezer ile “Demgâh”ta konuştuk. Bir aktör için gövde gösterisi niteliğindeki 45 dakikalık monologu, Mali asıllı Habib Dembélé ve Kongo asıllı Pitcho Womba Konga’nın müthiş performansları gecemizin konusu oldu. Gündemimizde bir de, Peter Brook’un anlatımında tekerlekli panolar, tekerlekli tabureler, tekerlekli elbise askısı, dolap askısı kullanılırken, neden fotoğraf makinesi için obje kullanmadığı vardı. İçinden çıkamadık. Habib Dembélé neden gitti gitti de Ses Tiyatrosu’nun kırmızı kadife perdesine elinin, yüzünün, koltuk altlarının, göğsünün terlerini sildi; Pitcho Womba Konga ile birlikte salonu kaplayan o berbat ter kokularının önlemini neden almamışlardı anlamadık.

 

RESMETMEK Mİ, BENZETMEK Mİ

Oyunu izledikten sonra tiyatronun özünün ne bir olay anlatımında, ne seyirci kitlesiyle bir varsayımı tartışmada, ne dışarıdan görünen biçimiyle yaşamı temsil etmede, ne de bir düşte olduğunu keşfettim. Tiyatro, oyuncuların organizmalarında başka insanların önünde gerçekleştirilen bir edimdi. Israr etmiyorum, iddialı da değilim, ama bence öyleydi. Peter Brook, bana tiyatro gerçekliğinin anlık olduğunu, yaşamın resmedilmesi değil, yalnızca benzetim aracığıyla yaşamla bağlantılı bir şey olduğunu öğretti. Ya da ben öyle sezdim. Ne bileyim… İşte öyle bir şey…

 

 

ana sayfa