Giorgio Strehler ve Peter Brook 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro
Festivali'nde
Teatral olan ve olmayanBu yıl 15'incisi yapılan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde Batı tiyatrosunun 20. yüzyılına imza atmış ünlü sahne uygulamacılarının ürünleri sunuluyor. Geçen hafta izlenenler arasında Giorgio Strehler'in yorumuyla sunulan 'İki Efendinin Uşağı' ile Peter Brook'un 'Sizwe Banzi Öldü' ve 'Büyük Engizisyoncu' başlıklı çalışmaları var.Ayşegül Yüksel Geçen hafta Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nin doruk noktalarından ikisi yaşandı. Giorgio Strehler 'in ve Peter Brook 'un yapıtları birer gün arayla sahnelendi. İki sanatçı da Festival Onur Ödülü'nün sahibi. Artık aramızda olmayan Strehler birkaç festival önce onur konuğumuzdu. Peter Brook ise ilk kez bizimle. Her ikisi de 20. yüzyılın ilk çeyreği içinde doğmuş ve uzunca yaşayarak son üç çeyreğine tanıklık etmiş, sahnede yarattıklarıyla Batı tiyatrosunun serüvenine imza atmış kişiler. Her ikisini de tanımış ve yapıtlarını izlemiş olmak bir ayrıcalık. Bu ayrıcalığı bize tanıyan İKSV ve Tiyatro Festivali yöneticilerine, Şakir Eczacıbaşı 'na, Dikmen Gürün 'e teşekkürler... Strehler'i ilk kez 1985 yılında, Roma'daki bir tiyatro kongresinde tanımıştım. Ana dili İtalyancayı duygusal/düşünsel doruklarda gezdirirken alabildiğine teatral bir söylem sunan bir kişilik. İtalya'da savaş sonrası dönemde yerleşik bölgesel tiyatrolardan ilkini, Milano'daki, bugün dünyaca ünlü Piccolo Teatro'yu kuran, yaşatan, sonunda da 'emin ellere teslim eden' has bir tiyatro adamı. Strehler 'gösteri' ve 'şenlik' özelliğini korumasına özen gösterdiği sahne çalışmalarına imza attı. Ses ve dil kullanımının müzikal bir nitelik kazanmasını sağladığı gibi, dans/şarkı gibi hem görsel, hem işitsel düzeyde teatral olabilen öğelere, yine bu bağlamda 'maske' nin görsel vuruculuğuna öncelik tanıdı. Shakespeare, Brecht, Çehov oyunları için sunduğu sahne yorumlarının ötesine de giderek La Scala ve Paris operalarında yönetmenlik yaptı, Mozart yorumlarıyla tanındı. Tiyatroda 'teatral'lik İzlediğimiz 'İki Efendinin Uşağı' yorumu ise bir Strehler klasiği olarak tam altmış yıl boyunca Piccolo Teatro di Milano'yu taçlandırdı. Strehler'in ilk kez 1947'de sahnelediği Goldoni 'nin başyapıtı, popüler İtalyan halk tiyatrosu Commedia dell'Arte geleneğine yaslanılarak oluşturulmuştur. Dekorun bez perdelerin üstüne çizilip boyanmış resimlerden oluştuğu, sahnede doğaçlamayla yazılı metnin sarmaş dolaş olduğu, sanatçıların seyircinin tepkisiyle coşup 'bitirim' oyunculuk gösterilerine giriştiği, sahnede işi bitenin, bir kenarda oturup - yeniden sırası gelene dek - arkadaşlarını izlediği, sahnedeki 'şenlik' ortamı kalenderliğinin, türü 'klasik' kılan özgül oyunculuk kuralları ve 'tartım' anlayışıyla denetim altında tutulduğu, baştan sona 'teatral' olan bir tiyatro olayı... Strehler'in 1947'deki çalışması öyle beğenilmiş ki günümüze gelene dek aynı yorum birkaç kez yinelenmiş. İzlediğimiz yapım da artık hayatta olmayan ustalarının yorumunu bire bir gerçekleştirerek yineleyen Piccolo Teatro'nun yeni ustalarının ürünü... Türk seyircisini de coşturan, geleneksel seyirlik hazinemiz 'ortaoyunu' üstüne düşünmeye de yönelten, müthiş bir gösteri. Peter Brook'un yönetmenlik serüveni ise teatral olandan yola çıkan ve uzun dönemde teatral olmayana yönelen bir süreç olarak nitelenebilir belki. 1965 yılında Royal Shakespeare Company ile kotardığı Peter Weiss 'ın ünlü 'Marat/ Sade' yorumunu izlerken, görsel-işitsel açıdan böylesine 'şık' ve 'afili' , yine de böylesine ölçülü bir 'tiyatro yönetmenliği' eylemine ilk kez tanık oluyordum. Hareketli/hareketsiz, dilsel/dilsel olmayan tüm sahne göstergelerinin kusursuzca değerlendirilerek sunulduğu bu Peter Brook şöleni yıllarca dillerden düşmedi. Tiyatroda yalınlık Oysa Peter Brook yalnızca yönetmen değildi; bir tiyatro düşünürü de olma yolundaydı. Ünlü kitabı 'Boş Alan' 1968'de, yazılarından derlenen 'Değişim Noktası' 1988'de yayımlanacaktı. Peter Brook ise zaman içinde İngiltere'den Paris'e taşındığı, Ortadoğu, Asya ve Afrika kültürleriyle adım adım tanıştığı aşamalarda, 'gösterişli yapım' anlayışından uzaklara yönelip, 1979'da 'Kuşlar Konferansı' , 1981'de 'Vişne Bahçesi' nden geçerek, 1987'de dokuz saat süren 'Mahabharata' ya ulaşıyordu. 'Teatral' olanı, sahnedeki 'insan' a odaklanma adına terk ediyordu. Brook'un; gitgide yalınlaşan, moda deyimle 'minimal' leşen bir anlatımın peşinde giderek -ve sahnede beden dili kullanımından 'söz' e geçerek- vardığı noktada, festivalde izlediğimiz iki oyun duruyor: Arasız bir buçuk saat süren Athold Fugard 'ın 'Sizwe Banzi Öldü' oyunu ve Dostoyevski 'nin 'Karamazov Kardeşler' romanının bir bölümünden alınan 50 dakikalık 'Büyük Engizisyoncu' ... Her iki yapımın da temel özelliği, bir iki sahne gereci dışında 'boş' kılınmış alanda, az sayıda oyuncunun, yoğun biçimde 'konuşma' ya dayandırılmış bir söylem oluşturması. Dahası, oyuncunun aynı zamanda 'anlatıcı' işlevini de yüklenerek, sahnede canlandırılan olayın görsel-işitsel açıdan 'ayrıntı' landırılma zorunluluğunu ortadan kaldırması. Bizim 'meddahlık' geleneği geliyor hemen akla; ancak, Brook 'un 'anlatıcı' kullanımı 'teatral' vurgulardan bütünüyle uzak... Fransızca sunulan Fugard 'ın oyunu, öyküyü anlatanın aynı zamanda öykü kahramanıyla öykü sürecini paylaştığı bir ortamda geçer; ırk ayrımcılığının 'insana aykırı' , dahası 'absürd' , dolayısıyla gülünç bir 'yasal' (!!!) uygulaması nedeniyle oluşmuş çözümsüzlüğün içerdiği 'ironi' naif bir gülmece anlayışıyla dile gelmektedir. İngilizce sunulan 'Büyük Engizisyoncu' ise çıplak sahnede seyirciye sırtı dönük olarak sessizce oturan İsa 'ya seslenen bir engizisyon rahibinin konuşmasından oluşur. Rahip, 15. yüzyılda dünyaya geri dönen İsa'ya, insanların onun sunmuş olduğu özgürlüğün yükünü taşıyamadığını, bu nedenle din adamlarınca oluşturulan 'giz' , 'mucize' ve 'otorite' olgularına dayalı 'dogma' lar sayesinde insanın denetim altına alındığını ve bu ağır yükten kurtarıldığını anlatır. Dostoyevski'nin söylemi, Peter Brook'un elinde 'güçlü' nün 'haklı' olduğu görüşünü pekiştiren ve 'küreselleşmiş' dünyamızda gelişmekte/gelişecek olan olayların yönüne işaret eden bir 'uyarı' ya dönüşür. Oyuncu, do ğal 'insan' yalınlığı içinde ön düzeye çıkarılırken sahne anlatımında 'teatral olmayış' ın sıfır noktasına yaklaşılmaktadır. Cumhuriyet 30.05.2006
|