Robert Schild

Şalom, 18 Ocak 2006

 

 

 

 

Her bakımdan farklı iki güldürü...

 

 

Biri Moliére’in başyapıtı, diğeri Shakespeare’den sıradan bir güldürü –

yorumları iyi veya kötü olsun, gene de “iyi ki klasikleri oynayan sahneler var” demeli

 

 

 

Bayram tatiline girmeden iki klasik oyun uyarlaması izledim. Biri bütçe sorunları ön planda gelmeyen ödenekli bir tiyatroda, diğeri ise oldukça kısıtlı olanaklar ile uğraş veren alçakgönüllü küçük bir sahnedeydi... Birinde bazıları ülke çapında bilinen ve tümü profesyonel, diğerinde ise çoğu genç tiyatro öğrencilerinden oluşan oyuncular rol alıyordu. Birinde salon tamamen doluydu, diğerinde ise oyun başlamadan da bilet bulabiliyordunuz. Oyunların ikisi de komediydi, ancak birinde pek az kişi, o da tüm oyun boyunca iki-üç kez güldü, diğeri ise son derece komikti.

 

 

“Tartuffe”: Yürekli, ancak renksiz bir yapım

 

İstanbul Devlet Tiyatrosu, çok tartışılmış yönetim değişikliğinden bu yana ancak Aralık ayında yeni bir oyun sunabildi. Tom Kempinski’nin “Tek Kişilik Düet”ini henüz izleyememişken, yılın son günlerinde büyük beklentiler ile Moliére’in “Tartuffe” galasına gittik. Beklentilerimiz iki açıdandı. İlki, Fransa’daki ilkgösteriminin ardından din sömürüsünü acımasızca eleştirmesi nedeniyle devlet tarafından yasaklanmış bir oyunun, Lemi Bilgin olayı nedeniyle ülkenin hemen tüm aydınlarının şimşeklerini üzerine çekmiş “devlet”in tiyatrosunda sahnelenmesinden kaynaklanıyordu. Diğeri ise, özellikle bu köşede tüm yorumlarını (“Speer”, “Sonsuz Döngü” vbg.) alkışladığımız Mehmet Ali Kaptanlar’ın başrolünü üstlendiği bir dünya klasiğini, büyük bir sahnede görebilme sevinciydi.

 

Birinci beklentimiz, olumlu biçimde gerçekleşti. Tarihi yerini almış “politik tiyatroya karşı devlet sansürü” olayını zamanında anımsama büyüklüğünü gösteren bizim Devlet Tiyatromuz, üstelik yönetmen Kâzım Akşar’ın “oyun içinde oyun” yöntemine karşı çıkmayarak, “Tartuffe” oyununu sergileyen bir kumpanyanın öyküsü ile başlıyor ilk perdeye: Tiyatroya gönderilen resmi bir bildiride, bu temsilin ardından oyun yasaklanır. Dolayısıyla “Tartuffe” son kez (ve bizler için!) sahnelenir ve ikinci perdenin sonunda, devletin kolluk kuvvetleri tarafınca tiyatro kapatılır. Neyin nasıl yapılmamasına dokunduran, çok yerinde bir özeleştiri göstergesi – kesinlikle kutlanması gerek...

 

İkinci beklenti ise, kısmen boş cıktı! Yukarıda “büyük sahne” derken, geçen sezon Halûk Bilginer’in Oyun Atölyesi’nde (oyunculuk başarımı ve ödül almış giysilerinin yanısıra) dekorsuz olarak izlediğimiz “Cimri”den sonra, çağına uygun zengin bir sahne tasarımı bekliyorduk, özellikle gençler için zaman zaman “klasik” oyunları sunması gereken ödenekli bir tiyatrodan... Ancak, ne yazık ki, 17. yüzyıl Fransa kentsoylu yaşamını simgeleyecek dekor hemen hemen hiç yoktu; ikili-üçlü sahnelerinin altını çizecek ışık tasarımı çok zayıftı; iyi düşünülmüş olmakla birlikte, türü ile tamamen “faul” (yani o dönemin ezgileri ile hiç ilgisi olmayan) canlı müzik, sahnede konuşulanları örtüyordu; commedia del arte’ye gönderimde bulunan iki maskeli arlecchino tipinin sahneleri süslemesine pek anlam veremedik; oyuncuların bir bölümünün (belki oyun sürdükçe düzelecek?) performansı çok düşük düzeydeydi – ve, gerçekten de, gülecek pek bir şey bulmadık! Akılda olumlu olarak kalan başta Mehmet Ali Kaptanlar’ın alışılagelmiş düzeyli ve hizmetçi Dorine rolündeki Serap Eyüboğlu’nun, biraz çığırtkan olmakla birlikte, başarılı oyunlarıydı. Özetle – yazık oldu, kaçan bu fırsata...

 

 

 

“Yanlışlıklar Komedisi”: Gerçekten de güldük!

 

Bir yandan sahne sanatları eğitimi veren, öte yandan beş yıldır sunduğu nitelikli oyunları ile bilinen Tiyatro Pera’nın son başarılı yapımları “Dobrinja’da Düğün”ünü burada irdelerken (30 Mart 2005), bu sahnede “... ‘büyük tiyatro’ yapılıyor” demiştim  – “...gerek konu, gerekse yorum açısından”. Bu bağlamda hemen belirtmek isterim ki, “Tartuffe”ün ardından izlediğimiz Pera’nın Sanat Yönetmeni Nesrin Kazankaya’nın dilimize çevirip yönettiği Shakespeare’in “Yanlışlıklar Komedisi”, Moliére’in bu başyapıtının konu ve ileti yumağına hiç yaklaşamazken, izlediğimiz DT yapımını yorum açısından kat kat geçiyor!  

 

Antik Roma yazarı Plautus’un “İkizler” oyunundan esinlenip konuyu geliştiren Shakespeare’nin ilk güldürüsü olan “Yanlışlıklar Komedisi”nin içeriği, yazıldığı dönem için yenilikçi ve komik sayılmışsa da, aynı yargı bugün için geçerli değildir kuşkusuz: Ephesus’a gelen Syracusa’lı Egeon, yıllar önce ailesiyle birlikte geçirdiği bir deniz kazası sonucunda karısını, ikiz oğulları Antipholus’lardan ve gene ikiz olan uşakları Dromio’lardan  birini yitirmiştir (ikiz çiftlerinin adlarının da niye aynı olduğunu bir türlü anlayamamışımdır!) ve ölüp ölmediklerini bilmemektedir. Bu arada, Syracusa’da babasının yanında büyüyen Antipholus ve kölesi Dromio, ikiz kardeşlerini bulmak için yola çıkarlar. Bir süre sonra oğlundan haber alamayan Egeon da Antipholus’un peşinden gider ve onun gibi diğer ikizlerin yaşadığı Ephesus’a gelir. Ne var ki, bu kentin halkı ikizleri birbiriyle karıştırır, dahası Ephesus’lu Antipholus’un karısı Adriana bile kocasını ikiz kardeşinden ayırt edemez ve böylece ikizlerin varlığı yüzünden kentte yanlışlıklar birbirini kovalar...

 

Bu “demode” konunun yanısıra, oyunun alçakgönüllü sahnelemesinde ne kısıtlı dekoru, ne de son derece basit düzeyde kotarılmış giysi tasarımı önemlidir – burada tiyatroyu “tiyatro” yapan, yönetim ve oyun düzeyidir, bana kalırsa... Nilüfer Moayeri’nin son derece minimalist, kâh evin içini, kâh dışını gösteren döner panosunun önünde ve su dolu iki küçük havuzun etrafında (bazen de içinde!) oluşan devinimler – özellikle panoyu değiştirirken veya sahne girdiklerinde, sırası gelen tüm oyuncuların kesik kesik adımları – bu 400 (veya 2200 = Plautus!) yıllık oyuna oldukça yenilikçi bir görünüm kazandırıyor. Öte yandan, Ephesus kenti hükümdarı Solinus’un oryantal bir dans ile oyunu açmasına pek bir anlam veremedim. Işıklandırma konusunda ise Yüksel Aymaz pek bir varlık göstermemiş, nedense – oysa ki, izleyiciler ile gene aynı tabanda olan başka bir sahnede (Tiyatro Oyunevi) ne denli başarılıdır...

 

Oyundaki 21 kişiyi canlandıran 12 sanatçıya gelince – emektar Selçuk Uluergüven’in dışında rol alan tüm oyuncular, anladığım kadarıyla Tiyatro Pera’nın ya öğrencileri veya bu başarılı akademinin mezunlarıdır. Aralarından sadece birinin (Zeynep Özden: “Dobrinja”daki Jasna) adına daha önce rastladığım kızlı-erkekli, tümü erken yirmilerinde olan, pırıl pırıl tiyatro tutkunu gençler... Bazıları ikişer veya üçer rol üstleniyorsa da, oyunun asıl yükünü dört ikizi canlandıranlar çekiyor. Aralarında diğerlerinden çok daha üstün bulduklarımız vardı, kuşkusuz (en başta Dağlar Uygur olmak üzere) – ancak şurası kesindir ki, tümü görevlerini çok ciddiye alıyor, oyuna tam anlamıyla “nefes” veriyor  ve üstlendikleri rolleri yaşatıyorlar. İşte asıl bu nedenledir ki, metni okuduğunuzda dudak bile bükmediğiniz nice repliklerde içten gülüyor, bu oyunu gerçek bir komedi olarak algılıyorsunuz... Evet, değerli dostlar, tiyatro budur – sıradan bir yemeğin, kaliteli malzemeler seçilerek, yetenekli bir aşçı tarafından kendine has biçimde pişirilerek bir ziyafete dönüştürülmesi gibi! Devlet Tiyatrosu’nda bu kez bulamadığımıza Tiyatro Pera’da rastladık; çocuklarınızı da rahatlıkla götürebileceğiniz, sıkılmadan izlenebilen bir güldürüye.

 

Son günlerde gördüğüm ve bazılarını önümüzdeki haftalarda burada irdelemeyi düşündüğüm şu oyunlara da bugünden dikkatinizi çekmek isterim: Akbank Yeni Kuşak Tiyatro’dan Harold Pinter’in iki kısa oyunu (muhakkak görünüz); Aksanat Produksiyon Tiyatrosu’nda David Mamet’den “Ördek Muhabbetleri” (Cüneyt Türel ve Köksal Öngür’ün iyi performanslarınının hakkını vermeyecek derecede cılız); İBŞT’nda Matei Vishnac’dan “Savaş ve Kadın” (iyi oynanmış güçlü bir yapım) ile Haldun Dormen’in kotardığı “Kantocu” müzikali (oldukça yavan) ve Oyun Atölyesi’nde Stefan Tsanev’den “Jeanne d’Arc’ın Öteki Ölümü” (gitmeseniz de olur). Önümüzdeki hafta ise genç “Perde”cilerimizden Rita Ender sizinle olacak...

 

ana sayfa