|
BİR DALDA İKİ MOLIÈRE; BİRİ NE DER, DİĞERİ HEDER: “TARTUFFE” ÜSTÜN AKMEN 17. yüzyıl Fransa’sının büyük mizah dehası Molière’in bütün dünyada hem en sık sahnelenen, hem en çok konuşulan, tartışılan, hem de aynı zamanda genel olarak büyük yazarın başyapıtı olarak kabul edilen oyunu “Tartuffe”, İstanbul ve Kocaeli’nde sahnelenmekte. SİZİ TARTUFFE’LER SİZİİİ... Hiç kuşkum yok ki canlı karakterleri, güldürücü durumları ve Molière’e özgü şiirsel dili kadar, öyküsünün güncelliğini hiçbir dönemde yitirmeyişi ile ünlenmiş “Tartuffe”ün konusu, dini inançlarına körü körüne bir saflıkla bağlı zengin bir adamın evine yerleşen ve ona kendini dine adamış bir sofu rolü oynayarak malını, mülkünü, kızını ve hatta karısını elinden almaya çalışan bir sahtekarın öyküsünden ibaret. Dindarlığı bir maske gibi kullanarak içindeki şehvet ve açgözlülük dürtülerini dış dünyadan gizlemeye çalışan Tartuffe karakteri, özellikle Fransız toplumunun kolektif bilincinde öyle etkili bir yer bırakmış ki, “Tartuffe” günümüzde dahi “ikiyüzlü” anlamında bir sözcük olarak Fransız diline yerleşmiş.
DORINE’NİN KURNAZLIĞI Bir yandan Tartuffe karakteri aracılığıyla din tacirliğini ve ikiyüzlü softalığı eleştiren Molière, öte yandan ona gülünç bir sadakatle bağlı olan Orgon karakteri ile de toplumun ileri gelen kesimlerinde bu türden yobazlığın nasıl destek gördüğüne dikkat çekmekte. Molière’in hemen hemen bütün komedilerinde olduğu gibi bu oyununda da doğruları görebilen ve gördüklerini söylemekten çekinmeyen bir hizmetçi var: Keskin zekalı ve sivri dilli Dorine, kendinden çok daha eğitimli ve çok daha soylu kimselerin göremediklerini, halka özgü bir sezgiyle hemen görmekte ve her yakaladığı fırsatta çevresindekileri iğnelemekten geri durmamakta. Zaten oyunun sonunda Tartuffe’ün maskesinin düşmesi de, gene Dorine’in kurnazlığından kaynaklanmakta.
GÜNÜMÜZDE NE DE ÇOK TARTUFFE VAR! İlk oynanışında Kral XIV. Louis tarafından, yakın çevresindeki din büyüklerinin etkisiyle ve din düşmanlığı yaptığı gerekçesiyle yasaklanan “Tartuffe”, daha sonraki yüzyıllarda da sıklıkla engeller ve yasaklarla karşılaşmış. Molière’in dehasının bir kanıtı da, yaklaşık dört yüzyıl önce yazdığı bir oyunla, bugün bile kızdırmak istediklerini kızdırıyor, eğlendirmek istediklerini eğlendirebiliyor olmasında. Gerçekten de, 2006 yılından bakıldığında, Molière’in gözüyle görülmüş XIV. Louis Fransa’sının, cumhuriyet Türkiye’siyle benzerliği büyük yazar adına hayranlık, insanlık tarihi adına ise dehşet verici boyutta. Diğer taraftan, gerek İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun, gerekse Kocaeli Belediye Tiyatrosu’nun “Tartuffe” seçimi, günümüz siyasal ortamına uygunluğu açısından pek yerinde.
İSTANBUL DEVLET TİYATROSU YAPIMI “TARTUFFE” Ancak, İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “Tartuffe”, Molière aracılığıyla seyirciye ileti veremediği gibi, seyircinin üzerine karabasan gibi çöküyor. Seyirci, oyun içinde adeta gıdıklanma güdüsüyle gülmekte. Kazım Akşar bir tencere dolusu farsa, azıcık da commedia dell’arte katarsam Molière olur diyor, ama olmuyor. Olamadığını göremiyor. Oyuna eklenen bir oyun provası ortamında, Akşar’ın Moliere'in oyunculuk ve komedya üstüne düşüncelerini dile getirdiği "L'impromptu de Versailles”i ortaya saçacağını sanıyorsunuz, aldanıyorsunuz. Oyunun metni kadar; sahneleme, oynanış, sahne düzeni, tekniği açısından acaba oynanmakta olan oyun, gerçek yaşamın bir yanılsaması mı olacak diye bekliyorsunuz; yanılsamayı bulamıyorsunuz. Gerçek yaşamın gösterilmesine dayanan belirli yabancılaştırma etmenleriyle, seyirciyle oyun arasında bir uzaklık kuracak sanıyorsunuz, kandırılıyorsunuz. “Hah! İşte şimdi oldu. Madame Pernelle'i bir erkek oyuncuya oynatarak komedi unsuru yaratacak,” diye bekliyorsunuz, beklediğinizle kalıyorsunuz.
AKŞAR, UNCUOĞLU’NDAN HİÇ YARARLANMAMIŞ MI? İşin burasında, sözü ister istemez döndürüp dolaştırıp, deneyimli Dramaturg Ayten Uncuoğlu’na getireceğim. Orhan Veli Kanık’ın hayli ilginç çevirisinin sahneye uygun çeviri olup olmadığını Ayten Uncuoğlu görmek zorunda değil mi? Dramaturg, yönetmenle birlikte metin üzerinde çalışmasını tamamladıktan sonra, provaların ilk haftasında, oyuncuların gereksinimlerine ve kişisel özelliklerine göre son değişiklikleri yapmaz mı? Asıl önemlisi, bir dramaturg, yönetmenle birlikte anlaştıkları yorumun dışında bir değişim isteğiyle karşılaşırsa, metni korumakla yükümlü değil midir? Bütün bu soruların yanıtı olarak, sanıyorum Kazım Akşar Ayten Uncuoğlu ile işbirliği yapmamıştır ya da dahası Uncuoğlu görevini boşlamıştır diyeceğim. Birinden düzeltme gelirse, sözümü geri çekeceğim.
ESNEYEN SUFLÖZ, DOLAŞAN POLİS Bu arada, kullanılmayan, oyuna dahil olamayan Polis (Ethem Tuncay) ve Suflöz (Günay Ertekin Arslan) karakterlerine ne gerek olduğunu da sormadan duramayacağım. Ali Cem Köroğlu’na bu kadar ayrıntısız bir burjuva evi çizdiği için sitem edecek, dönemsel giysileri için Gülhan Kırçova’nın sırtını sıvazlayacağım. Sahnenin sol önüne yerleştirilen akordeon, kontrbas, vurmalı ve sallamalı çalgılardan oluşan “trio”ya Cleante (Nişan Şirinyan) ile Valere’nin (Burak Şentürk) dahil oluşlarını alkışlayacağım, ama “icra edilen” çoğu meyhane müziği olan parçaları kimin seçtiği hususunda merakımı durduramayacağım. Müziğin yer yer “forte”liğinden söz etmeyi boşlayıp, Önder Arık’ın ışık düzenini de “eh” düzeyinde diyerek atlayacağım.
EYÜBOĞLU DA OLMAZSA, BİRİNCİ PERDE ÇÖKER İşin şakasını bir tarafa bırakıp, oyuncuların değerlendirmesine geldiğimde Reha Kadak’ı, Özgür Atkın’ı, Cengiz Baykal’ı, Orçun İyinemli’yi, Ebru Bilingen’i, Burak Şentürk’ü görevlerini fevkalade keyifsiz ve heyecansız yaparlarken seyrettiğimi söylemeden geçemeyeceğim. İsmail İncekara’nın yanıt atikliği karşısındakini dinlemediğinden olsa gerek, neredeyse sıfır. Nişan Şirinyan, Cleante’ı seyirciye başarıyla ulaştırıyor. Serap Eyüboğlu, Dorine’in gerçeklerin aktarımındaki farklılığını seyirciyle çok iyi paylaşıyor ve belki abartı olacak ama birinci perdeyi itiyor.
“KÂBUS KALDIRAN MEHMET ALİ” Ve ikinci perdede Mehmet Ali Kaptanlar’ın sistemli Tartuffe yorumu… Kaptanlar, ikinci perdede sahneye adım attığında, Tartuffe karakterine ilişkin ne bulduysa, Molière’in metninden ne algıladıysa seyirciye aktarırken, kavrama ve yorumlama sınırlarını da göz göre göre zorluyor. Mehmet Ali Kaptanlar, zaten bu nedenle son günlerde “Kâbus Kaldıran” olarak çağırılıyor.
|