|
Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı No: 163 / Mart 2006
Tek Kişilik Düet
Beki HALEVA
İstanbul Devlet Tiyatrosu bu yıl da repertuarına iki kişilik bir oyunu almış. Tek Kişilik Düet başlığına rağmen iki kişilik bir oyun. İki yıl önce yine bu tür bir oyun olan ve hâlâ oynamakta olan Kır’ı izlemiş ve hayli etkilenmiştim. Çıtayı bir kez yüksek tuttunuz mu ileriye dönük her çalışmanızda artı bir yükün altına girdiniz demektir; bu yaşamın her alanında olduğu gibi tiyatro için de geçerlidir elbette. İşte bu nedenle oyuna beklentiyle gittiğimi itiraf etmeliyim. Böyle olunca ister istemez izlenimlerinizde daha seçici, kılı kırk yarmaya da daha eğilimli oluyorsunuz. Bu girişle aşağıda değineceğim noktalara bir kılıf arar gibi olduğum sanılmasın, çünkü genelde iyi bir izlenimle çıktım oyundan, çalışılmış, ayrıntılar önemsenmiş, hatta oyun öncesi fuayede canlı bir keman dinletisi bile düşünülmüş, ama yine de belki bir iki rötuşla daha da iyi bir sonuç alınabilir gibi geldi bana. Bu psikolojik dramın yazarı Tom Kempinski; hiçbir noktada aksamayan çeviriyse Lale Eren Dalsar’ın. Yazar, oyuncu olarak kariyerine başlamış ve Londra’da National Theatre’da birçok ünlüyle birlikte oynamış bir isim. Oyun yazarı kimliğiyleyse ellinin üzerinde yapıta imza atmış olan Kempinski’nin oyunları dünyanın birçok ülkesinde oynanmış, ödüller almış. Gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak kaleme aldığı bu oyunla da 1980 yılında Londra Tiyatro Eleştirmenleri’nce verilen Yılın En İyi Oyun Ödülü’ne lâyık görülmüş. Ünlü İngiliz çello sanatçısı Jacqueline du Pré’nin yaşamından esinlenilerek oluşturulmuş bu oyun, günümüzde bile tedavisi tam olarak bulunamayan, MS (Multiple Sclerose) olarak bilinen bir hastalığa dikkat çekmesi açısından da ilgi uyandırmış. Bana göreyse yazar, asıl ilgiyi, zor bir temaya, tüm oyun boyunca değişmeyen ortama karşın, izleyicinin ilgisini sürekli her repliğe odaklayan bir metin kotarmış olmasıyla hak ediyor. Oyunun konusuna kısaca değinelim. Stephanie Abrahams müzisyen bir annenin etkisiyle çocuk yaşta müzik tutkunu olur. Bu öyle bir aşktır ki, Stephanie, ona destek çıkan annesini küçük yaşta kaybetmesine ve köstek olan babasına rağmen ünlü bir keman virtüözü olmayı başaracaktır. Bu aşk başka bir aşka da yol açacak ve dünyaca ünlü bir kompozitörle bir aşk evliliği yapacaktır. Ne var ki bu peri masalı aniden ortaya çıkan tedavisi olanaksız MS hastalığıyla son bulacak ve genç kadın tekerlekli sandalyeye mahkûm olacaktır. Hayatını altüst eden bu durumun üstesinden gelmesi için eşinin teşvikiyle ünlü ruh doktoru Feldmann’dan yardım almaya gelir. Metin bu noktada başlamakta ve iki perde boyunca amansız bir hastalığa yakalanmış bu ünlü, güçlü, güzel kadının ruhsal portresini, Freudcu bir yaklaşımla, tek tek fırça darbeleriyle eksiksiz çizmekte. Her bir diyalogla izleyici, insan ruhunun labirentlerinde dolaşmakta ve ruh biliminin derinlerde kopan fırtınaları nasıl yüzeye çıkarabildiğine tanık olmakta. Oyunu yöneten Emin Olcay tiyatronun yanı sıra, Kurtlar Vadisi, Deli Yürek gibi çok popüler televizyon dizilerinde de rol almış bir oyuncu. İyi bir televizyon izleyicisi olmadığım için Olcay’ın nasıl bir oyuncu olduğu hakkında bir fikrim yok, ancak oyunun metin ile oyuncu performansı arasında, düz bir çizgide sürüp gittiğini gözlemlediğimde bir yönetmen olarak oyuna kendinden fazla bir şey katamamış gibi geldi bana. Belki oyun akışında ve özellikle de uzun süre perdenin kapalı kaldığı sahne geçişlerinde müzik ile ışıktan daha farklı yararlanabilirdi diye düşündüm. Her oyunda iyi bir oyunculuk aranır kuşkusuz, ama iki kişilik oyunlarda, hele hele bu tür psikolojik dramlarda, genelde metin ön plana geçtiğinden oyuncudan çok şey beklenir, ses kullanımı, vurgulamalar, mimikler daha da önem kazanır. Bunun bilincinde olduğu çok açık olan Ayşen İnci rolünün hakkını vermek için ciddi bir çabaya girmiş olduğunu oyun boyunca hissettiriyor, zaten tanıtım broşüründe de hastalığı daha iyi tanımak için gerek doktorlarla, gerekse hastalarla birçok kez görüştüğünü belirtmiş. Bir başka çabası da özel temsiller düzenleyip geliriyle birkaç tekerlekli sandalye de olsa bu hastalara yardımda bulunabilmek. Oyunla ilgili araştırmamı yaptığımda aynı çabanın, oyunun oynandığı öteki ülkelerde de gösterildiği dikkatimi çekmişti. Karakterin bedensel ve ruhsal devinimleri söz konusu olduğuna göre İnci’nin rolünü iki aşamada değerlendirmek gerekir sanırım. Oyunun yazıldığı dönemde çok az bilinen bu hastalık günümüzde hâlâ tedavi edilemese de bir ölçüde kontrol altına alınabiliyor, ancak yaptığı tahribat yine de çok büyük. Ayşen İnci bu bağlamda yapmış olduğu gözlemleri çok iyi değerlendirmiş; kasılı kalmış el imgesini, hastalığın belirgin bir göstergesi olarak, oyun boyunca hiç aksatmadan kullanmasıyla, tekerlekli sandalyeden kalkış ve düşüş biçimleriyle, tekrar oturmaya çalışırken gösterdiği çabayla, MS hastalarının sergiledikleri görüntüyü bire bir yansıtıyor ve hasta bedeni gerçekmiş gibi oynuyor. Hastalığın yaptığı bedensel hasar ruhsal hasarı da getiriyor beraberinde. Özellikle genç insanlarda ortaya çıkması, kişinin genç yaşta başkalarının bakımına muhtaç kalması, özellikle de kariyerinin zirvesinde biri için hiç de kolay üstesinden gelinecek bir durum değildir. Stephanie’de bu hastalık bir de iki aşkından uzaklaşma anlamına gelmektedir. Yaşamının amacı kemandan, en azından çalma düzeyinde, öteki aşkı eşinden de cinsel açıdan, ayrı kalma demektir bu hastalık. Güçlü kadını oynamaya çalışsa da ruhundaki fırtınaları bastırmak kolay olmayacaktır. İnci, Stephanie’nin ruhsal portresini çizerken sessel vurgulamalardan, mimiklerden yararlanıyor ancak bedensel düzeyde sergilediği performansa erişemiyor, belki de kendini beden diline çok fazla yoğunlaştırdığı için duygulara tam olarak odaklanamıyor. Özellikle de ağlama sahnesinde izleyici gözlerden akacak yaşları bekliyor. Ruh doktorunu oynayan Erdoğan Ersever’in rolüyse, görece daha kolay görünse de, partnerinin metin gereği öne çıkan rolünün gerisinde kalmamak için fazlaca bir çaba gerektiriyor. Dipsiz bir kuyu olan ruhun derinliklerini iğneyle kazmaya çalışan, mesafeli, işini iyi bilen doktor görünümünü belki biraz daha vurgulaması, bu tek kişilik düeti gerçek bir düete dönüştürebilir diye düşünüyorum. Sahne tasarımını gerçekleştiren Suar Şaylan, ünlü bir doktora yakışır, sade ancak şık, bahçeye bakan, bir muayenehane yaratmış. İçeride kopan fırtınalara eşlik eden rüzgârın bahçedeki bitkileri uçuşturması da iyi düşünülmüş. Işık tasarımını üstlenen Ayhan Güldağları camekâna yansıyan, yanılsamayı, sahnede gerçekleştirilen illüzyonu bozan, projektör görüntülerine bir çözüm getirebilse iyi olurdu. Serpil Tezcan’ın giysi tasarımıysa kusursuz. Stephanie’nin kıyafetlerinde seçkin bir İngiliz kadınına uyacak kaliteyi yakalarken, sanatçı kimliğiyle bağdaşan romantizmi de unutmamış Tıpkı doktorun konumuyla uyum içinde olan şık kıyafetlerin seçiminde olduğu gibi. Ayrıca her sahnede değişen giysiler metinle de koşutluk içinde. Sonuçta, zaman içinde daha da yerini bulacak, ilgiyle izlenen bir oyun çıkmış ortaya
Oyunun Adı: Tek Kişilik Düet Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Tom Kempinski Çeviren: Lale Eren Yöneten: Emin Olcay Sahne Tasarımı: Suar Şeylan Giysi Tasarımı: Serpil Tezcan Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları Oyuncular: Ayşen İnci, Erdoğan Ersever
|