|
Tiyatro Tiyatro, Kasım 2005
Bir bulvar komedisini çağrıştırabilecek alt başlığına rağmen, uymsuz tiyatro’ya göz kırpan, Tiyatro Stüdyosu’nun yeni oyunu: Bugün, Yarın (Teyzem ve Ben) Robert Schild
Bu yıl 15. sanat yılını kutlayan Tiyatro Stüdyosu’nun Afife Jale Sahnesi ile yeni bir çalışma ortamına kavuşmuş olması, sevindiricidir – özellikle, son İstanbul Tiyatro Festivali’nde sergiledikleri Arthur Miller’in iki kısa oyununu benim gibi kaçırımış ve daha sonra görememiş olanlar için...
Topluluğun kurucusu ve yeni oyununu yöneten Ahmet Levendoğlu, program notlarında sıraladığı Tiyatro Stüdyosu’nun genel ilkelerini şöyle özetlemek isterim: 1) Niteliğin gözetilmesi; 2) Ülkemizde oynanmamış yapıtların sahnelenmesi; 3) İnsana, yaşama ilişkin söyleyecek sözü ve özü olan oyunların seçilmesi. Tiyatro Stüdyosu’nun son yapımlarını anımsadığımda, kendi kanımca “Dünyanın Başkenti” ile “Sonsuz Döngü”nün bu ilkeleri tamamen, bundan iki yıl önce dergimizde de irdelerken “biraz yüzeysel” olarak nitelendirdiğim “Yaşamın Üç Yüzü”nün kısmen yerine getirdiğini belirtmek isterim. Peki, ya “Bugün, Yarın (Teyzem ve Ben)” olarak adlandırdıkları yeni oyunlarını nasıl değendirelim?
“Nitelik” kavramının göreceliği karşısında, bu konudaki yorumları oyunun izleyicilerine bırakmak isterim... “Yaşama ilişkin” iletiler konusunda ise, deneyimli Kanadalı yazar Morris Panych bize özellikle yalnızlık konusunda ince ince yönelmektedir. “Türkiye’de ilkgösterim” olgusuna gelince, Levendoğlu’nun bir söyleşide bu konuda verdiği karşı-örnek olan “Salıncakta İki Kişi”ye – değişik bir açıdan – değinmek istiyorum. Türkiye’nin çeşitli ödenekli/özel tiyatrolarında bugüne dek sayısız kez sahnelenmiş olan bu oyun, kent insanının yalnızlığını irdelemekte. Ne var ki, bu konuyu aşk sarmalında işlerken, klişeleşmiş repliklerden ve çağdaş tiyatro tutkunlarının artık yadırgadıkları basmakalıplıklardan kurtulamıyor. İşte – Bugün, Yarın” , konuya değişik yaklaşımıyla bunu başarmışa benzer...
Çocukluğundan bu yana kendisini görmemiş olan teyzesinden aldığı mektup üzerine Kemp, yakında öleceğini belirten bu tek akrabasının yanında kalmak için, çalıştığı bankadan izin alıp, elinde bavulu, kapıdan içeri girer... Ne var ki, bunca yıl geçtikten sonra, her ikisinin hiç bir ortak yanı kalmamıştır – dahası, yatağından çıkmayan yaşlı teyze, yeğeninin konuşmalarına hiç yanıt vermez! Kemp, eve yerleşirken bir yandan teyzeye bakar, beri yandan ise sabırsızlıkla ölümünü bekler. Oyunun ilk bölümü tabut için ölçü işlemleri, cenaze hazırlıkları ve vasiyet ile ilgili sorularla geçerken, “tabii” bir sonuç ortada görünmediğinde, yeğenin daha değişik tedbirlere yönelmesi gerekecektir! Bunlar, teyzeye kullanımını öğretmeye çalıştığı, kendi imalatı olan “intahar makinesi”dır önce – ardından ise, çeşitli cinayet denemeleri... Derken – bahar, yaz, güz ve Noel olmuş, koca bir yıl geride bırakılmıştır ki, karşı pencereden Kemp’i sürekli olarak gözetleyen komşunun ölümü üzerine, yeğen/teyzenin günlük yaşamında ani bir değişiklik belirir...
Kanada’nın popüler ve üretken yazarı Morris Panych’in 1990’da “Vigil” başlığı ile kaleme aldığı bu kara güldürü, daha sonra “Auntie and Me” adıyla Londra ve Edinburgh’da yeniden sahnelendi. Bu yeni başlığı yadırgadığımı belirtmem gerekir – ve bu nedenle, “Teyzem ve Ben”i ancak alt başlık olarak (İngilterede de olduğu gibi, gişe kaygısıyla mı?) kullanan Tiyatro Stüdyosu’nu kutlamak isterim. “Auntie and Me”, daha çok bol koşturmacalı bir bulvar komedisini andırmıyor mu sizce? Oysa ki, izlediğimiz oyun Panych’in sık sık yöneldiği uyumsuz tiyatro türüne de göz kırpmıyor değil – bana birazcık son’un beklendiği Beckett’in “Endgame” oyununa göndermeler içerdiği gibi geldi – ve bu bağlamda, en anlaşılır biçimde “öngün” (= arife) olarak çevrilebilecek “Vigil” başlığı, çok daha anlamlı olsa gerek...
Öte yandan, “kafaları daha fazla karıştırmadan” (!), oyunun yalnızlık öğesine değinelim kısaca... Şurası kesindir ki, 1) çocukluğu kaçık annesi ve manik-depresif babası tarafınca harcanmış, ayrıca gerek iş, gerekse sosyal yaşamında hiç bir arkadaşı olmamış “yeğen” ile 2) özellikle oyunun sonlarına doğru kimliği beliren “teyze”nin yalnızlıkları, onları birbirlerine kenetlemektedir, tüm farklılıklarına karşın... Kemp, teyzesine daha oyunun başlarına doğru “sen benim sorunumsun!” derken, bu “sorun” olmadan artık yaşayamayacağının bilincinde mi acaba?
Ahmet Levendoğlu, sahnelerin arasına kısa karaltılar koymuş; bu yerindeki uygulama hem akıp giden zamanı (bahar, yaz.... yılbaşı) simgeliyor, hem de oyuna sinematografik bir hava vererek, her bir sahnenin güldürü öğesine birer nokta koyarak, yeni satırbaşıları yaratmış oluyor. Selim Atakan’ın (özgün olduğunu varsaydığım) müzikleri de gerek aynı işlevi görüyor, gerekse kulağa hoş da geliyor, açıkçası... Hakan Dündar’ın sahne tasarımı rahatsız etmiyor; özellikle oyunun sonundaki tüller ile ilgili buluşu çok yerinde ve başarılı. Işık tasarımına gelince – Murat Kılıç’ın gerek günün değişik saatlerini, gerekse mevsimleri, ancak en başta odadaki duyguları resmettiği sıcak ışık darbeleri, birer ressam fırçasından çıkmış gibi geldi bana! Ne var ki, oyunun kendisi bana göre fazla uzun tutulmuş; Ahmet Levendoğlu yönetmen olarak yetkisini kullanıp, özellikle ilk başlarda kanımca gerektiğinden fazla yinelenen tabut - cenaze - yakılmak -organ bağışı gibi nüktelerin konu edindiği bazı sahneleri çıkarmalıydı...
Oyunculara gelince – “Dünyanın Başkenti”ndeki sorgulayıcı Bauer ve özellikle “Sonsuz Döngü”de eşcinsel matematik dehası Turing kompozisyonları ile sıra dışı kişiliklere yaşam vermiş Mehmet Ali Kaptanlar, burada daha da zoru başarıyor, belki de! Nedeni ise, iki yönlüdür: İlki, Edinburgh’da ancak ülkece tanınmış bir stand-up sanatçısının üstünden gelebildiği bir role, bugüne dek deneyimi olmadığı bir türe soyunmuş olması; diğer ise, süresi iki saati geçen oyun boyunca sadece iki-üç cümle konuşan “teyze”nin yanında sürekli olarak monolog konuşması... Oyunu izlediğimiz akşam boyunca sadece dört dil sürçmesini not ettiğim Kaptanlar, gerek sahne devinimleri, gerekse mimikleriyle bu zor rolünde gene göz doldurmasını biliyor. Serda Kondeler Aktuna’ya gelince – bir insan, hemen hemen hiç konuşmadan, salt bakışları, dudaklarını oynatması ve elleriyle nasıl da böylesine “konuşabiliyor”?!? Bugüne dek izleyebildiğim en saygın mim ustalarından geri kalmayan bu deneyimli sanatçıya kocaman bir alkış!
Tiyatro Stüdyosu, oyuncularının başarımları ile gıpta edebileceği, değişik yaklaşımıyla ise ilgi uyandıracak bu yapım ile yeni bir soluk getiriyor tiyatro dünyamıza.
|