|
Tiyatro Tiyatro, Aralık 2005
“Gerçeğin özü gözle görünmez” – Roberto Ciulli, Theater an der Ruhr’un beş yapımıyla İstanbullu izleyicilerin yüreğine seslendi... Robert Schild
Bir yıldız geçti, İstanbul’un tiyatro semalarından – beş gün boyunca, dokuz kez “perde” diyerek, Sophokles’den Woody Allen’e uzanan değişik çağ ve ülkelerden örnekler sunarak, veya - daha doğrusu - bu örnekleri ele alıp, kendine göre yoğurup önümüze koyarak... 1987 yılından bu yana Türk tiyatrosu ile değişik işbirliklerde bulunmuş, Alman Theater an der Ruhr’un kurucularından, İtalyan asıllı yönetmen Roberto Ciulli, bu kuyruklu yıldızın başı, ortakları dramaturg Helmut Schaefer ve sahne tasarımcısı Gralf-Edzard Habben ana gövdesi, yirmiye yakın oyuncusu ise yıldızın eteklerini oluşturuyor ve emektar Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin tozunu kaldırıyordu, 9 ile 13 Kasım günleri arasında.
Ciulli, “kolay” tiyatro yapmıyor; bize sırasıyla sunduğu “Tanrı” (Allen), “Venedik Taciri” (Shakespeare), “Antigone” (Sophokles), “Küçük Prens” (Saint-Exupéry) ve “Üç Kuruşluk Opera” (Brecht/Weill), tıpkı Nisan’dan bu yana gene İBŞT’nda sahnelediği “Danton’un Ölümü” gibi her tiyatro izleyicisinin harcı değil! Simgeler ile çalışıyor, imgeler çağrıştırıyor, yazarın özgün metnine kendince katkılarda bulunuyor, oyuncularına zaman zaman gerçek dışı diller kullandırıyor – dahası, ele aldığı oyunları “deforme” ediyor (bu son eylemi, İngilizce “deconstruct” terimi belki daha da uygun biçimde tanımlar...). Bu bağlamda insanın (= izleyicinin), “Küçük Prens” oyununda belirtildiği gibi, gözle görünmeyen gerçekleri, yüreği ile görmesine önayak olmaya çalışıyor... Ne var ki, bu yürek herkeste bulunmaz – ne somut, ne de soyut anlamda! Onun için de, Ciulli’nin tiyatrosunu sevmeyenler çok! Bir adım daha ileriye gitmek isterim, şöyle savlayarak: Roberto Ciulli’ye ya taparsanız, ya da yorumlarından nefret edersiniz – ortası yoktur, galiba... Bu ikilemi, oyunlarını izlerken çok belirgin biçimde gördüm: “Küçük Prens”de yanımda oturan, tiyatromuzun yaşayan efsanelerinden bir hanım oyuncumuz, keyif almaktan koltuğunda “eriyordu” neredeyse – öte yandan, gene tiyatromuzun saygın bir oyuncu/eğitimcisi, “bana bu kadar kepazelik yeter” diyerek, “Üç Kuruşluk Opera”nın yarısında tiyatrodan ayrılıyordu...
Felsefe konusunda doktorasını vermesinin hemen ardından, Milano’da “Il Globo” adlı bir çadır tiyatrosu kurmuş olan Ciulli, “globalizasyona” kendi katkılarını sunmaya hazırlanıyordu. Amacı, küreselleşmenin etkisiyle bireyselliğini yitirmeye başlayan insanoğluna, milli/dini ortamların aşılmasının ardından kültürlerarası yakınlaşmayı sağlamak yoluyla, kendini bulacak bir ortam sunmaktı(r). İşte bu bağlamda, “politik” bir araç olarak gördüğü tiyatro devreye giriyor, Ciulli’ye göre: burada insanlar, kendilerine has yorum ve düşüncelerinin ortaya çıkarılmasıyla, kitleden bireye doğru yol almaya teşvik ediliyorlar – spor olaylarında (örneğin bir maç süresi boyunca) görülen güruhlaşmanın, tekdüzeyleşmenin tam tersinde, “kişiselleşiyorlar”; düşünmek ve yorumlamak eylemiyle birlikte sorgulamaya, kendi kendilerini tanımaya başlıyorlar ve böylece içinde bulundukları toplumu ”zenginleştiriyorlar”.
Gördüğüm kadarıyla Theater an der Ruhr, bu konudaki çabalarını destekleyen çok kültürlülüğe iki yoldan ivme kazandırmaya çalışıyor. “Dışsal” olarak adlandıracağım ilki, çeşitli ülkelerin tiyatrolarıyla işbirliğinde bulunmak (kurulduktan hemen sonra Yugoslavya, ardından İran, Irak ve Türkiye ile) ve değişik ülkelerin insanlarını kadrosuna almaktır. “İçsel” yaklaşımı güden ikinci yol ise, değişik coğrafya ve çağların oyunlarını peş peşe yorumlamayarak, çok kültürlülüğü bu yoldan işlemek ve ortaya dökmektir.
Theater an der Ruhr’un İstanbul turnesi, Antik Çağ Yunanistan’ında, Ortaçağ İtalya’sında, geçtiğimiz yüzyılın “çılgın” yirmili yıllarının Almanya’sında, günümüzün ABD’nde ve belirsiz bir zaman/mekânda geçen oyunları kapsıyordu.
Ciulli/Schaefer’in “Antigone” yorumu, kasıtlı olarak “nach Sophokles” (Sofokles’den esinlenerek) alt başlığını taşıyor – nedeni ise, “deconstruction” öğesinin burada diğer oyunlara kıyasla en üst düzeyde olmasındandır. Bir yandan devlet yönetimlerinin eski değer ve geleneklere ne derece sadık kalabileceği tartışılırken, tüm kuralları kendi seçeneklerine göre koymaya çalışan Kreon ile törelere daha çok bağlı olan yeğeni Antigone ve kardeşi Ismene ile kendi eşi, ayrıca bu üç kadına yan çıkan (ve bunu simgelemek için oyunda kadın giysilerle görünen) oğlu arasındaki çatışmayı izliyoruz. Koronun servis yapan garsonlara dönüştürüldüğü, gerçek ile ölüler dünyasının arasında gidip gelen ve oyun geliştikçe önem kazanan ana konusu, Antik Çağ’da olduğu gibi, günümüzde de tam anlamıyla palazlanamamış kadın dünyasının yenilgiye uğraması olan, çarpıcı bir çalışma...
“Venedik Taciri”, Ortaçağ İtalya’sının şımarık, çoğu baba zengini gençlerden oluşan halk kesimini bugüne taşıyarak gözlerimizin önüne sererken, AB’den kaynaklanan üst refah düzeyine kavuşmuş çağdaş Avrupa toplumunu hedef alıyor. Sıkıntıdan ne yapacaklarını bilmeyen bu gençler, bir alacak konusundan doğan kanlı-bıçaklı, aslında bir oyuna veya bahse girmeye benzeyen tartışmaya çok düşünmeden katılıyorlar... Ne var ki, konu aynı zamanda yüzyılların en büyük ayıplarından olan Yahudi düşmanlığının irdelemesine dönüşünce, Ciulli –oldukça çığırtkan bir yorumla– (bir kadının canlandırdığı!) Shylock’u açık/koyu gri çizgili, Nazi toplama kampı giysilerini simgeleyen bir pantalon-ceket takımı, karşıtı Antonio’yu ise Mussolini dönemi subay üniforması ve uzun siyah çizmeleriyle karşımıza çıkarıyor. Kendi kanımca yakışıksızlığa varan bu betimleme bir yana, gerçek uğraşıları olmayan bazı çevrelerin gençleri arasında boş oturmanın nasıl da hemen şiddete dönüşebileceğinin bu yoldan gösterilmesini ilginç buldum.
“Üç Kuruşluk Opera”, oldukça zengin sahne tasarımı ve orkestra desteğine karşın, tüm gösterilerin belki de en zayıf çalışmasıydı. Nedeni ise, Brecht’in zaten hiciv yönü ağır basan özgün yaklaşımının üstüne, Ciulli/Schaefer’in oyuna gereksiz ağırlıktaki bir ironi ile yaklaşmalarıydı! Kaldı ki, bir çeşit “teşrifatçı” rolünü üstlenen palyaço kılığındaki Robert Ciulli’nin kendisi, burada topuzun kantarını kaçırıyor, abartılı “şaka”larıyla en iyi niyetli izleyiciyi bile isyan ettiriyordu... Bu yaklaşım, acaba üstadın sık sık “en büyük hırsız” olarak tanımladığı Bertolt Brecht’i sevmediğinin bir dışavurumu muydu yoksa? Hiç kuşku yoktur ki, Ciulli’nin bazı yorumları, örneğin oyunun hemen başındaki dilenci giysileri sunumundaki “moda defilesi” parodisi nefisti, veya “Tiger” lakaplı Başkomiser Brown’u bir kaplan postu ve maskesi ile sahneye çıkartıp sürekli olarak kükretmesi – dahası, Brecht’in “mutlu sonu”nu kabullenemeyerek, bu seçeneği bir taş plaktan çalarken, sahnede Macheath’in gerçekten asıldığını simgeleyip iki sonucu aynı anda sunmasına ne buyurulur? Ne var ki tüm bunlara karşın, bu yorumun “malzemesi” kaliteli, ancak “ambalajı” bozuktu.
Özgün oyun ortamına en yakın sunuş, Allen’in 1970’lerde yazdığı “Tanrı” başlıklı tek perdeli kısa oyunundaydı, belki... Basılı şekliyle otuz sayfayı geçmeyen bu metni, geceyi dolduracak bir tiyatro yapıtına dönüştürmek için bazı bölümlerin yeniden yazılıp sahne aralarına yerleştirilmesi gerekmişti, kuşkusuz; ancak bu ilaveler izleyicileri rahatsız etmediği gibi, oyunun üslubunu da bozmuyor – Ciulli/Schaefer burada, Brecht yorumunda düştükleri hatayı yinelemiyorlar. Postmodern topluma oldukça abartılı bir yaklaşım öneren Woody Allen’e aynı telden yaklaşılırken bir yanda eğlence dünyası/sanayii hicvediliyor, teknolojinin erdemleri sorgulanıyor, ancak en başta insanoğlunun kaybolmuşluğu işlenirken özellikle “bizler ne kadar gerçeğiz?” veya “tümümüz, dev bir oyunun birer aktörleri değil miyiz?” gibi sorular atılıyor ortaya. Bu arada, özgün oyun metnini aşan ve gerçek dışı bir dil ile konuşmaları içeren bir bölüm, tüm dünya dillerinin insanların anlaşmasına yeterli olamayacağını simgeliyor – ancak hemen ardından, topluluğun Türk asıllı bir üyesinin Türkçe sunduğu (doğaçlamaya yakın ve güldürü öğesi ağır basan) replikleri, bizi gene de dünyamız ile barıştırıyor!
Muhsin Ertuğrul Salonu’nu, basamaklarda otururcasına dolduran bu beş sunumun kuşkusuz en çok beğenileni, üstadın bizzat rol aldığı “Küçük Prens” uyarlamasıydı. İşte burada Ciulli’nin yaşlı bir palyaço kılığında görülmesi, hiç kimseyi rahatsız etmemiştir – zira bu kez amaç, sahnelenen oyun ile dalga geçmek değil, yaşını başını almış, güldürmekle yükümlü, ancak için için ağlayan sirk palyaçolarının hüznünü dışa vurarak, başka bir gezegenden dünyamıza düşmüş, çeşitli arayışlarda bulunan, sevgiyi ve dostluğu özleyen “kayıp” bir prensi canlandırmaktı... Sözlerden çok devinimlere yer verilen bu yorumda, en az Ciulli kadar başarılı olan ufak-tefek Maria Neumann, pilot rolünün yanısıra Çiçek, Kral, Tilki ve Yılan’ı canlandırırken, bu şiirsel yoruma büyük katkılarda bulunuyor...
Maria Neumann, izlediğimiz diğer dört oyunda da çeşitli irili-ufaklı rol alıyor – aynen topluluktaki diğer sanatçılar gibi. Simone Thoma ise iki başkişi canlandırıyor – son derece başarılı bir Antigone ile, hiç de küçümsenmeyecek sesiyle Weill’ın ö güzelim baladlarını söyleyen Polly Peachum’u. Yahudi Shylock olarak parlayan Petra von der Beek’i, Ismene ve Polly’nin kardeşi Lucy rollerinde de görüyoruz. Erkek oyuncuların arasında tek rolde Macheath olarak karşımıza çıkan Reinhart Firchow’un yanısıra en başta Volker Roos, Kreon’u canlandırırken bu tragedyanın “anti-kahramanı” olarak Antigone’ye sadece kurgusal değil, sanatsal açıdan da ciddi bir rakiptir! Aynı sanatçıyı Venedik Taciri Antonio olarak da başarılı bir kompoziyonda, ayrıca “Tiger” Brown ve “Tanrı”da bir Broadway sunucusu olarak güldürü öğesini içeren rollerde görüyoruz.
Sergilenen oyunların dekor, kostüm, ışık gibi diğer ayrıntılarına, salt Roberto Ciulli’nin tiyatro anlayışına ayrılmış bu yazıda değinmemize olanak kalmıyor; ancak şurası kesindir ki, alışık olmadıkları ve kendi sahnelerine kıyasla değişik teknik donanımı bulunan bir ortamda art arda beş ayrı oyunu bunca başarılı biçimde sergilemek, her kumpanyanın harcı değildir... Bu bağlamda Theater an der Ruhr’u kutlarken, aynı zamanda bize böylesine zengin bir tiyatro dağarcığını (üstelik 5.5 YTL’ye!) izleme olanağını sağlayan İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Mazlum Kiper’e teşekkür etmemiz gerekir...
|
|
|