TİYATRONUN ÖLÜMÜ

 Süreyya Karacabey

Yaşanan çağın düşünsel temelini bir son fikri oluşturur. Tarihin sonu, ideolojilerin sonu, yazarın ve eleştirinin sonu, elbette sanatın da sonu. Son bir başlangıç değildir çünkü tarihle birlikte değişim umudu da ölür; “ütopyalar aklın düşleridir” diyordu Paz, onlarla birlikte düşler de ölür. Fakat ne hikmetse ölmeyen tek şey kapitalizm, onun ruhunun uzantısı kazanma hırsı ve sömürünün sınırsız gerçekleştirilme taktikleridir.Dolayısıyla yok edilen tarihsel seçenekler, bir başka hayatın mümkün olduğuna ilişkin düşüncelerdir. Gauguin, yaşadığı dönemde şunları söylemişti: “Avrupa’da gelecek kuşağı korkunç bir dönem bekliyor: altın krallığı. Her şey ama her şey, insanlar, hatta sanat kokuşacak.” Bilmişti, varoluşunu ölülere borçlu bir uygarlık geriye borsa senetleri ve hiçbir suyun temizlemeyeceği kokudan başka bir şey bırakamazdı. Sona geldiklerine ikna edilmeye çalışılan insanlar arasında, hayalet olmadıklarını, hala etki edebilecekleri bir hayata sahip olduklarını düşünenlerin sayısı o kadar azalmıştır ki, onları “direnmenin nostaljisi” adını verdikleri bir müzede teşhir etmeyi bile düşünenler olmuştur. Her şeyin bittiği bir noktada direniş de geçmişin pastişi olabilir, parodisi bile değil. İnsanlar hayal kırıklıklarından eskiden bir devrim çıkarabilirlerdi; artık onlara telkin edilen, hayal kırıklıklarından devrim çıkaranların yenilgisini düşünerek,  kestirmeden yenilgiye ulaşabilecekleridir.

Eğer söylendiği gibi postmodern sanat sanatın cesedi gibi görünüyorsa manzara- ölü manzara- tamamdır. Çünkü sanat, artık “yaşamın zamana uygun ve canlı olduğuna yönelik bir duygu” yaratmaz, ölü biçimlerle oynayarak, anlama ya da niteliğe ait her türlü değerlendirmeyi imkansız kılarak ve sanatla hayat arasındaki ayrımı sıkıcı bir biçimde iptal ederek, gündelik yaşamın aşılmasına dair bir umut bırakmaz. Tam tersine yaşamı, sıradan gündelik yaşamı estetikleştirmeye çalıştığında onunla aynı şey haline gelir. Eleştirinin ve yabancılaşmanın öldüğü yerde ayrımlar da önemini yitirir; sanatın ne özgürleştirici potansiyelinden ne de tarihsel süreçlerin olumsuzlanarak aşılma hedefinden söz edilebilir. Sanat en siyasi göründüğü yerde bile, siyaset dışıdır; başkalarının acılarını farksızlaştırmadan, estetik bir hamleyle dönüştürmeden happening ya da performans olarak önümüze koyduğunda yaptığı tek şey “trajedileri yağmalamasıdır.” Hayatı kendine sadece malzeme olarak kullanmıştır, yaratıcılığın ölümü post estetiğin yap-boz-birleştir dünyasında ticari zekanın doğumuna havale edilmiştir. Hayatında bir kez bile ülkenin doğusuyla yüzleşmemiş sanatçıların AB fonlarından yararlanarak orada ‘gösterişle’ gerçekleştirdikleri kavramsal sanat örneklerini, performansları düşünün. Orada yaşayanların gündelik hayatlarının trajedilerini herhangi bir ‘estetik aşma’ hamlesi içermeyen gösterilerde taşlaştıranlar, post estetiğin yağmacılarıdır. Sanat bir karşı-sanat olarak- tarihte ilk telaffuz edildiği zamanların acısını ve çığlığını taşımadan- mültecilerden, ölen çocuklardan, işkence ve savaşlardan sadece anlamın öldüğünün kanıtı olan biçimler üretecektir.

 

Sanatın ölümünün bir başka işareti ise Huelsenbeck’in sözünü ettiği kitle toplumunda sanatın sürekli olarak eğlenceyle karıştırılması olgusudur. “Sanattan zevk alınması için” der Huelsenbeck, “onun sıradanlaştırılması gerekir.” Popüler olanın kutsanması, sanatla sanat olmayan arasındaki farkın yok oluşuyla sonuçlanır, en kötüsü de, bu durum aynı zamanda sanatsız yaşamanın da mümkün olduğunu gösterir. Sıradan eğlenceleri sanattan ayırmanın ölçüsü kalmadığı için kendine sanatçı demeyi sürdürenlere göre eleştiri ukalalık, yapılanın başarısının tek garantörü, koşarak onları izlemeye gelen kitlenin varlığıdır. Eleştiri bir zamanlar kitleye karşı, bireyin sesine işaret ederdi, artık bu ses, anonim bir beğenme çılgınlığı anında susturulacaktır. Kitle toplumunun estetik beğenisi, tıpkı alışveriş arzusu, itaat, vb. alanlarda nasıl belirleniyorsa öyle belirlenecektir. Çoğunluk her zaman değil, hiçbir zaman haklı değildir, örneklerini görmek içinse fazla uzağa bakmak gerekmez.

Eskiden kalıcılık, anlam, nitelik gibi belirleyicilere bağlanan sanat eseri artık gündelik hatta anlık olana, geçiciliğe bağlanmıştır. En önemlisi de ticari getirisine. Yarına kalmasının bir önemi yoktur çünkü estetik üretimlerin spor, magazin, yemek kültürü, ev dizaynı gibi alanlardaki oluşumlardan bir farkı yoktur. Hayatın estetikleştirilme hamlesi estetiğin ölümünü getirir. Tıpkı gündelik kullanım için üretilen nesnelerin birer sanat eseri olması gibi. Bu durumda sanat eseri de o nesnelerle eşitlenir. Her türlü ayrımın iptal edildiği dünyada zaten gerçek ile kurmaca arasında da bir fark kalmayacaktır. Gerçekliğin kurmaca karakteri der birisi; gerçek ölmüştür diye bağıran meşhur Fransız filozofun suratına ölü çocukların bedenini çarpacak kadar bile mecali kalmamıştır kimsenin.

Evet, teori sonrası teorinin yani ölü teorinin teorize ettiği bu tarih sonrası hayatta sanat, imgesel olarak ölmüştür.

Bunların dışında özellikle tiyatroya yüklenen bir somut ölüm fikri daha vardır. Teknoloji çığırtkanları tarafından çağın gereklerine uymadığı için, modası geçmiş bir tür olarak nitelenen tiyatro, genellikle sinemayla karşılaştırılır ve sinemanın etki gücüne erişememiş bir antik biçim olarak aşağılanır. Bu akıl yürütmeyi abartarak sonuna kadar götürsek şu sonuca ulaşabiliriz: Tiyatronun yerini sinema, şiirin yerini reklam sloganı, resmin yerini karikatür hatta hayatın yerini video klipleri almıştır. Doğrudur, polisin yerini de televizyon almış, dizi izlemekten kimsenin suç işlemeye hali kalmamıştır. Üstelik suçlar hiyerarşisinin en üstüne de bilişim suçları yerleşmiştir.

Çağını doldurmuş, modası geçmiş bir sanat olarak tiyatro fikrinin sanatın ontolojik anlamı açısından hiçbir karşılığı yoktur, eğer hala böyle bir anlam kaldıysa. Fakat kötü örnekleriyle kahredici bir sanata dönüşen tiyatronun şüphesiz kendi varoluş sorunları vardır. Sıradanlığın bir izdüşümü olarak iyi ile kötü arasındaki ayrımı bulanıklaştıran ve niteliği gişe başarısı sanan tiyatro gerçekten ölüdür. Burada bir tiyatro anlayışının, olma biçiminin ölümüdür söz konusu olan. Özellikle ülkemizde adına tiyatro denilen kimi gösteriler ve adına tiyatrocu denen kimi edimciler yarattıkları kabir azabıyla ölüm sonrası tiyatronun hem mezarı hem de mezar bekçileridir. Ne tarihsel ne yaşamsal bir anlama dokunan, seyirciyi sıkıntıdan öldüren bu gösteriler, sıkıntı duygusunu estetik deneyim sanan, anlam dışılığı anlam sanan kitlenin yanılsamasıyla bütünleşerek, “tiyatro bu değildir” diye haykıranlara hayat hakkı bile vermeyecektir. Tiyatro, tiyatrocunun  lütfettiğidir, onların lütfuna mahzar olan seyircinin şükranlarını sunmak dışında bir seçeneği zaten yoktur. Oyunlara yönelik eleştirinin, “biliyorsan iyisini sen yap” nezaketiyle karşılandığı bir başka ülke kalmış mıdır, bilinmez; oyununu eleştiren bir eleştirmene, eline kalemini alıp hakaret sınırlarını zorlayan cevaplar veren bir yönetmene başka bir yerde rastlanabilir mi, o da bilinmez. Daha da absürdü, tiyatronun estetik ölçütlerinin yerini cumhuriyet ideolojisini idame ettirme ölçütüyle değiştiren sanatçılar, tiyatronun varlık nedeniyle cumhuriyetin esaslarını birleştirdikleri için, onları eleştirmek doğal olarak suç kapsamına girecektir. Hep zor koşullarda olan bu ülkede bu koşullardan çıkarı olanlar yüzünden konuşmak, hep bir başka olumsuz seçeneğin “ekmeğine yağ sürmek” biçiminde algılandığından susmak gerekecektir. Hayatı sadece iki seçenek arasında sıkışmış dar bir alan olarak görenlerin, “ya o ya bu” dayatması özgür düşünceyi susturduğu gibi tiyatronun ölümünü de hızlandırmıştır.

Ölüye öldüğünü söylemek gerek,

Dirimsel olanı cesetlerin zehirli havasından uzaklaştırmadığımız sürece,

İyi ile kötüyü, sanatla sanat olmayanı, seyirciyle kitleyi birbirinden ayırt etmediğimiz sürece biz de ölülerin içindeyiz.

Kimbilir bir ölü gömme ayini olarak başlayan tiyatro, sonda başlangıcıyla bitişecek ve bu kez gömdüğü sadece kendisi olacak.

                                                                          

Tiyatronun Ölümü-Eleştiri  Sahne Dergisi Bahar 2006-08-09

ana sayfa