DEĞERLERİNDEN ÖDÜN VERMEDEN TİYATRO YAPMANIN BEDELİ?

 

 

 

  Hayli ağır anlaşılan.

 

İstanbul’da bir tiyatro var; Tiyatro Stüdyosu. Biraz tiyatrodan anlayan  herkes bilir ki Tiyatro Stüdyosu iyi tiyatro yapar. Seçtiği oyunlar seyircinin ilk kez göreceği oyunlardır. Sınanmış, denenmiş oyunlardan biriyle çıkılmaz seyirci karşısına. Sıradan seyircinin güldüğüyle yetinmez, kolay duygulandırmaya yönelmez, bilinen trüklerle merak uyandırmayı seçmez, televizyon dizilerinin ünlü oyuncularıyla seyirci avlamaya yeltenmez yani kısacası gişe endişesi değil tümüyle iyi tiyatro yapabilmenin endişesidir gündemindeki sorunlar.  

 

Yöneticisi Ahmet Leventoğlu ; yine bu işlerden anlayanların bildiği gibi tiyatroyu iyi bilen, yönetmenliği, oyunculuğu ve öğretmenliğiyle kendini çoktan kanıtlamış bir tiyatro ustasıdır. Peki, böyle bir topluluk nerede oynar, kadrosunda hangi oyuncular vardır? Oyunlarının duyurusunu nerede yayınlar?  Hangi ciddi kurumlardan destek alır ya da hangi ciddi kurumların bir sahnesinde seyircisine sunar oyunlarını? Öyle ya böyle tanımlanan  bir topluluk bir kentin tüm kurumlarının ve aydın insanlarının sorumluluğunda değil midir?

 

Benim bildiğim İstanbul’da birçok kurumun sahnesi ve salonu var. Bunlar o kurumların bazı seminer ve gösterileri için kullanılıyor ya da bazı performanslara veriliyor, sonra kendi yalnız ve karanlık günlerine dönüyor. İstanbul’da bir  Büyükşehir ve diğer birçok belediye var. Uygar ülkelerde  tiyatrolar; salon temini, vergi indirimi, Belediyelerin bilet subvansiyonu, prodüksiyon desteği gibi katkılarla yaşatılıyor . Hele böylesi değerli sanat kurumları o kentin insanlarının sorumluluğunda. Popüler olanın desteği çok yerden olur, önemli olan bu kurumları desteklemek.  Kültür Bakanlığı’nın  olağan katkısı ve İsviçre Hastanesi’nin basım ve ilan desteği yanında Tiyatro Stüdyosu her türlü olumsuz maddi koşullara karşın tiyatro yapmaya direnirken yaşadığı kentin bu topluluk için ne yaptığını ya da yapacağını  doğrusu merak ediyorum.

 

 Tiyatro Stüdyosu’nun son oyunu “Bugün, Yarın” _Teyzem ve Ben_’,   Ankara Tiyatro

Festivali bağlamında Ankara’da oynadı.  Devlet Opera Balesi’nin açıldığını Ankara’lılara müjdelediği, dışardan ve içerden bakılınca da bitmiş gibi görünen binanın  asıl kullanım alanı yani sahnesi, kulisi, sofitosu henüz tamamlanmamış.. Dolayısıyla oynayacak topluluklar ışık, aydınlatma ve ısıtma gibi sorunlarla baş başa kalıyor. Leyla Gencer adına açılan bu salon Ankara Merkezine hayli uzak. Ankara’lıların hiçbir yönlendirme levhası yardımı olmaksızın bulmak zorunda kaldığı salonun niye bitmeden açıldığı haydi öyle olduysa sonra niye tamamlanmadığı anlaşılmaz. Yol bulmaya ilişkin belirsizlik, örneğin  bir ışıklı duyuru eksikliği,  Devlet Tiyatrosu’nun İrfan Şahinbaş  sahnesi  için de geçerli. Her seferinde kaybolup oyunu kaçıran birkaç seyirci olur bu sahnede yıllardır. Örneğin Antigone Oyununun basın gecesinde de onlarca davetli oyunun başlamasına güçlükle yetişebildi, yolu şaşırdığı için.

 

ANKARA TİYATRO FESTİVALİ

 

 

 Ankara Tiyatro Festivalini  10  yıldır başarıyla gerçekleştiren Toplumsal Araştırmalar Kültür Sanat Vakfı’nın  2005 programında İstanbul,Ankara’nın birçok profesyonel tiyatrosu dışında Giresun,Tarsus, Aydın,Eskişehir gibi yurtiçi, Hollanda,Gürcistan,Fransa  gibi  yurtdışı topluluklar da vardı. Ödenekli,özel,amatör,profesyonel pantomim,kukla gibi hemen her türün gösteri olanağı bulduğu festival bir anlamda tam bir şenlik havası estirdiyse de Festival komitesinin bir seçim yaparak belli bir programa yönelmesi daha iyi olur sanıyorum.Festival, her şeyden önce Ankara’ya İstanbul’un özel tiyatrolarını izleme şansı veriyor. Bu yıl 10.su gerçekleştirilen festivalde 36 topluluk geldi Ankara’ya. Festival Komitesi Başkanı Yener Aksu’dan öğrendiğimize göre 300 tiyatro sanatçısı konuk edilmiş. Gerçekten kutlanacak bir iş, büyük bir organizasyon. Festivalin broşüründe Kültür Bakanı’nın yazısını görünce neyse Bakan’ın tiyatroyla ilgisi bazen da olumlu olabiliyormuş diye düşünmüştüm ama yanılmışım hiçbir katkı sağlanmamış Bakanlıkça. Bunca tiyatroyu, tiyatrocuyu bir araya getiren seyircileriyle buluşturan festivale destek verilmezse nereye verilir anlamak zor doğrusu. Neyse biz Ankaralılar festival yönetimine teşekkür ediyoruz salonlar arasında koşturmaktan bir hal olduk ama bundan memnunuz. Bu bağlamda  örneğin başka bir türlü Ankara’da görme şansımız pek de olmayan Tiyatro Stüdyosu’nu izlemek olanağını da bulduk.

 

Tiyatro Stüdyosu’nun oyunu “Bugün, Yarın” ;  birbirlerini yıllardır görmemiş bir yeğenle teyzesinin, teyzenin ömrünün sonuna yaklaştığını düşündüğü günlerde yeğenini çağırmasıyla başlıyor. Oyun yıllar sonra ilk kez karşılaşmalarıyla başlıyor ve sürprizlerle gelişen olaylar dizisiyle sürüyor. “Bugün, Yarın” , insanların  büyük kent - modern yaşam - biçimi  içinde unutup gittiği insani ilişkilerini, aile bağlarını ve yitirdiğimiz değer yargılarını  şöyle bir  düşündürüyor. Hangimizin son birkaç yıldır ziyaret edemediğimiz için üzüldüğümüz bir aile büyüğü yoktur. Üzülürüz  ya da “bir ara aramalıyım, gitmeliyim” deriz de bir “fırsat” bulamayız. Fırsat dediğimiz, değerlerimize verdiğimiz (ya da vermediğimiz) önemdir. Yazar Morris Panych herhalde çok daha fazla fırsatsız! bir ülkenin,  Kanada’nın yazarı. Oyunun broşüründen bilgilendiğimize göre diğer oyunları da kara güldürüler.. Olayların gelişimi karartmalarla aralar verilerek aktarılıyor, bir sonraki küçük gelişme kısa süreli bir karanlığın ardından görülüyor. Kısa da olsa karanlıkla sağlanan aralar bir hayli fazla olduğu için oyunu izlerken akıcılığı engelliyor. Zaten uzun olan oyunun daha da  uzamasına da neden oluyor. Oyun, gülmeceyle dram, umutla umutsuzluk, insanca olanla çıkarcı olan arasında gidip geliyor. Ancak, Ankara seyircisinin gülmeyi esirgeyen tavrından mı yoksa oyunun gülmemiz için önermelerinin çok inceltilmiş ölçeklerde olmasından mı bilmiyorum, fazla gülünemedi. Ama sahnedeki incelikle örülmüş tertemiz tiyatro oyunundan haz almayı engelleyecek bir şey değildi. Oyundan çıkınca “aman ne kadar güldük” repliğinden daha önemli izler kalmıştı hafızalarımızda. Oyuncular daha önce “Dünyanın Başkenti” oyunundaki başarılı yorumuyla izlediğimiz Mehmet Ali Kaptanlar ve Serda Kondeler Aktuna. Mehmet Ali Kaptanlar iyiyle kötü arasındaki gelgitlerinde, sevgiyi ararkenki beceriksizliğiyle, çıkar peşinde olduğunu sanırken aslında bir sevgi ilişkisi peşinde olduğunun farkında olamayışıyla iyi bir kompozisyon çiziyor. Ancak zaman zaman yorulduğu gözleniyor. Serda Kordeler’de tek kelime konuşmadan başlayıp bitirdiği oyununda; sevgisiz, yalnız, huysuz bir ihtiyarın da aslında ilgi isteyen, bunu görünce de sevimlileşebilen bir varlık olduğunu  başarıyla aktarıyor.

 

Oyunun sahne tasarımı sade ve yalnızca gerektiği kadarki ekonomik yapısıyla Hakan Dündar’ın, müziği ise genellikle başarılı işlerini izlediğimiz  Ankara’dan bir eski dost  Selim Atakan’ın.  Yine çok güzel bir çalışma.

 

Oyunun broşürü, yıllarca önce tiyatroya başladığım bir amatör topluluğu Ankara Deneme Sahnesi’ni anımsattı bana.  1957 de kurulup  kimi yazarları Türkiye’de ilk kez oynayan ve ülkemizin nice ünlü tiyatrocusunun yetiştiği bu toplulukta biz her şeyi kendimiz üretirdik. Ve böylece öğrenirdik. Amacımız buydu.  Tiyatroya ilişkin bilgilerimizi,  okullarımız kadar Ankara Deneme Sahnesi’nden de  edindik, geliştirdik. Ama o adı üzerinde ve bilinçli bir seçimle amatör bir topluluktu.  Oysa Tiyatro Stüdyosu’nun Sanat Yönetmeninin “ tiyatronun içindeki herkesin karşılıksız  olarak katkıda bulunduğunu” belirten yazısı başka şeyler düşündürüyor. Bir profesyonel tiyatro kuşkusuz kazanmalı ve kazandırmalıdır..Tiyatro Stüdyosu’nun sürekli oynayacağı bir salonu ve sanatçılarının ücretini ödeyeceği bir kazancı yoksa, Tiyatroyla ilgilenenlerin bu konuda düşünmeleri gerekir. Türkiye Tiyatrosu’nun başat sorunu Devlet Tiyatrosu’nun yönetim koltuğuna oturan kişiler değil. Tartışılması gereken; üretimin önündeki tıkanıklıkların giderilmesi  ve nitelikli tiyatro yapmanın yollarının açılmasıdır.

 

 

Gülşen Karakadıoğlu, Hürriyet Gösteri

ana sayfa