|
BİR İLİŞKİNİN ÖLÜMÜ/ÖLDÜRÜLÜŞÜ: “EVLİLİKTE UFAK TEFEK CİNAYETLER”
ÜSTÜN AKMEN
İnsanoğlunun yeryüzünde ortaya çıkışından günümüze değin milyonlarca yıl geçtiği ve insanlar milyonlarca yıldan beri yaşam sorunlarının üstesinden gelmek için çaba gösterdikleri halde, bugünkü anlamda karı-koca ve anne-baba olma gereğini MÇÖ (Milattan Çok Önce) duyumsamışlar. Nereden biliyorsun derseniz, yazanların/yazılanların yalancısıyım. Karı-koca olarak birlikte olma, bir araya gelme davranışına “evlenme” ve kurulan bu ilişkiye “evlilik” adının verildiği bilgilerini de gene yazanlardan/yazılanlardan edindim. Evlilik, öyle böyle değil, tarihsel süreç içinde 4000 yıllık bir toplumsal kurum. Hem de, doğada olmayan, insanın kurduğu bir kültür kurumu. Her kültür olayı gibi zamanla değişen, yeni biçimler alabilen, kadın ile erkeğin birlikteliği ile gerçekleşen küçük bir toplum birimi. İnsanın kurduğu her yapı gibi, evliliğin de elbette zamanla aksayan, düzeltilmesi gereken yönleri var. Bütün zorluklarına karşın devam etmesi, toplum sağlığı bakımından gerekli ve çağın değişimiyle, değişebileceği kabul edilen temel toplum birimi. Karı-kocalık özel bir insan insana ilişki biçimi. Kadınla erkeğin, iki karşıt cinsiyetli, ayrı kişiliklere sahip iki insanın birlikteliği ile kurulan yepyeni bir dünya.
MODERN EVLİLİĞİN ANATOMİSİ Oyun Atölyesi sahnesinde pişirilen Eric-Emmanuel Schmitt'in yazdığı "Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler-Petits Crimes Conjugaux" oyunu da evlilik konusunu irdeliyor. Eric-Emmanuel Schmitt, ülkemizde de oyunlarıyla (Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı "Ziyaretçi", Kent Oyuncuları'nın sahnelediği "Helen Helen" ile "Oscar ve Pembeli Meleği") olduğu kadar öyküleriyle, romanlarıyla da tanınan 47 yaşında genç bir yazar. Bu kere de, modern dünyamızdaki bir evliliğin anatomisini ele almış. Gilbert Langevin’in dediği gibi oyun; hiçbir duyguyu, durumu “anormalleştirmeden” “kentli”, “orta sınıf” çoğunluğun yaşadığı “normal” bir dünyanın sınırları içinde geçiyor. Bu “normal” dünya, gözümüzün seri katiller aramak için canilere çevrilmesine gerek duymayacağı kadar “suç” unsuru taşımakta. Asıl şaşırtıcı olan da bu “normalliğin kendinde barındırdığı anormallik.”
BELLEK KAYBINA UĞRAYAN İLİŞKİ Hiç de yabancısı olmadığımız, yabancılaşamayacağımız bu ortamda kadın ile erkek yan yana. Birbirlerinden hoşlanıyorlar, önce tutkuyla birbirlerine sarılıyorlar. Sonra birbirlerine “sonsuza” dek birlikte olma sözü veriyorlar. Ve daha da sonra… Aşk çekiliyor, onun terk ettiği yeri alışkanlığın ürettiği vurdumduymazlık alıyor. Nasıl olsa sahip olmanın güveni aramızdaki bağın güvencesi ya!.. İlişki giderek hafıza kaybına uğruyor “geçmişini”, “anılarını” unutuyor. İlişki bitiyor, ölüyor…
ŞEHSUVAR AKTAŞ’IN BAŞARISI Entelektüel bir karı koca… Her şeye rağmen on beş yıldır sürmekte olan kırık bir evlilik… Ressam Lisa (Vahide Gördüm) ve polisiye romanların ünlü yazarı Gilles (Haluk Bilginer) oyun boyunca birbirlerini yaptıklarıyla suçluyor, suçlamalara tarafların verdikleri neredeyse birer “evlilik özdeyişi” niteliğindeki yanıtlar izleyiciyi sarıyor, giderek izleyiciyi oyuna dahil ediyor.
Amaç da elbette bu. İzleyicinin oyuna kendini kaptırması. İşte bu amaca ulaşılmasında çeviri pastadan büyükçe bir pay kapıyor. D.T.C.F Tiyatro Bölümü mezunu olan genç çevirmen Şehsuvar Aktaş, mükemmel bir sahne dili kullanarak eserin kusursuz bir Türkçe’yle izleyiciye aktarılmasını sağlıyor. Aktaş, oyundaki konuşma dilinin her türden izleyici için anlamlı ve etkin olmak zorunda olduğunu, bu zorunluluk içinde sözlere nasıl can katacağını çok iyi biliyor.
KEMAL AYDOĞAN VE YARATICI KADROSU Oyunu sahneye taşıyan Kemal Aydoğan, artık iyiden iyiye biliyorum ki “öykü”, “izleyici”, “yazar/çevirmen” üçgeni arasında dikkatli ve yumuşak geçişlere olanak sağlayan beceriye ve eyleme sahip bir yönetmen. Sahne üzerinde ilerleyişi, düzeni, biçimi sağlarken her detayı da yakalayan, seyircinin nabzını bir an olsun elinden bırakmayan bir yönetmen. Bu kere de, oyunun her bileşenini kendi içerisinde ve diğerleriyle olan ilişkisi içerisinde incelemiş. Her bileşenin işleyişini amacına uygun yöntemler kullanarak dizgeli hale getirmiş.
Bengi Günay imzalı giysilerin pek bir özelliği yok, hatta Lisa’nın günün modası olan çizmeleri benim gözümü pek bir rahatsız etti, ama “dekor çalışması” deyince ayağa kalkacağım. Bengi Günay’ın yorumu öz, biçim ve teknik açıdan özellikler taşıyan güzellikte. Belli ki, yoğun bir kapsam hesaplaşması sonucu kotarılmış. Genç tasarımcı, çağdaş sanat akımlarıyla, öznel görüş açısıyla özgün yaratıcı gücünü ortaya çıkarmış. Psikolojik travmayı perde açılır açılmaz seyirciye geçiren (Lisa’nın yaptığını sonradan öğrendiğimiz) tablolar ise, ayrı bir takdir çığlığı hak ediyor.
Tolga Çebi’nin “ses” kullanımı da, izleyicinin oyundaki duygusal etkiyi daha bir duyumsamasına “vesile” oluyor. Oyunda ortaya çıkan kimi temaların gösterilmesinde, desteklenmesinde, keskinleştirilmesinde, zenginleştirilmesinde Çebi’nin mutlak katkısı var.
OYUNCULAR “Her rol, sırası geldiğinde resmedilecek olan karakterin içsel, ruhsal imgesini veren tutkuları üreten aynı türden bireysel malzemelerden oluşmuştur” derler ya Lisa’da Vahide Gördüm’ü izlerken aklıma bu tümce geldi. Vahide Gördüm’ü dört yıl sonra dahi olsa yeniden sahnede görmek ne iyi! Varsın, televizyon dizilerine de kalite katmayı, karşısındaki oyuncuya yücelik kazandırmayı sürdürsün, karışmak ne haddime, ama tiyatro sahnesini, tiyatroseveri de lütfen savsaklamasın.
Vahide Gördüm, üstbilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek amacıyla bir avuç dolusu düşünce almayı ve o düşünceleri bilinçaltı torbasına atmayı bilen, beceren enderlerden biri. Hiç kuşkum yok ki üstbilincinin besini, yaratıcılığının esas malzemesi işte o “bir avuç düşünce”de yatıyor. Onun “bir avuç düşünce”si bilgiden, deneyimden, zaman içinde depoladığı bütün malzemelerden geliyor. Lisa karakteri için yaptığı çalışmanın canlı tutkuların doğmasını ve büyümesini, içinde uyumakta olan esin yeteneğinin dışa vurmasını hedeflediğine eminim. İnanmayan gider, oyunu izler, sonra da bana telefon eder.
… VEEE HALUK BİLGİNER GERÇEĞİ Haluk Bilginer ise, Gilles’in fiziksel ifadesini öncelikle gözleriyle, yüzüyle, mimikleriyle veriyor. Gözlerinin, yüzünün konuşması öyle incelikli ki, kassal hareketlerle coşkuları, düşünceleri, duyguları şıpınişi izleyiciye aktarıyor. Kasları bütünüyle ve dolaysız biçimde duygularına bağlı. Mekanik en ufak bir kasılma yok. Sonra bakıyor ki gözleri bazı olguları dile getiremeyecek, sesini kullanıyor. Sözcükler, tonlamalar, konuşma… Yeri geldiğinde Gilles’in duygu ve düşüncelerini, kızgınlığını, sevincini güçlendirmek için (gıdım abartısız) jeste, devinime de başvuruyor.
Haluk Bilginer’de fiziksel aksiyon sürekli tamam, hiç eksilmiyor. Fiziksel aksiyon, yaratıcı iradesinin özel çabasıyla olguya dönüşüyor.
Haluk Bilginer’i sahnede izlemenin tadına gerçekten doyum olmuyor. (Oyun Atölyesi – Moda, Dr. Esat Işık Caddesi, 15 Kadıköy – İstanbul / Telefon: 0216 349 98 78-79 / KAPALI GİŞE OYNUYOR, ŞİMDİLİK OCAK 08 AYINA YER BULUNABİLİYOR)
|
|
YALNIZLIK KISIRDÖNGÜSÜNÜN OYUNLAŞTIRILMASI: “HİŞT… HİŞT”
ÜSTÜN AKMEN
Şimdilerde bey oğullarının pek kalmadığı İstanbul’un Beyoğlu’sunda, Beyoğlu’sunun İstiklal Caddesi’nde, İstiklal Caddesi’nin yüz küsur yıllık ünlü mü ünlü Rebul Eczanesi’nin üstündeki Rumeli Han’da çalışmalarını büyük özveriyle sürdüren bir tiyatro grubu var. Adı: Oyuncular Tiyatro. Bu grubu, tam 16 yıl önce Selma Köksal ile Gülsüm Soydan adlı iki tiyatro delisi(!) kurdu. 1991-1992 sezonunda Strindberg'in "Matmazel Julie"sini Müge Gürman’ın rejisiyle Kenter Tiyatrosu sahnesinde oynayarak işe başlamışlardı. 1993-1994 sezonunda ünlü Rus yönetmen Kama Ginkas’ın, Antov Çehov'un öykülerinden oyunlaştırdığı "Hayat Çok Güzel" ile Avni Dilligil Jüri Özendirme Ödülü'ne değer görüldüler ve Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne katıldılar. 1994-1995 yılında Gülsüm Soydan ve Selma Köksal’ın Oktay Rıfat, Yusuf Atılgan ve Onat Kutlar'ın öykü ve şiirlerinden oyunlaştırdıkları "Bahar İsyancıdır"ı sahnelediler ve gene Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ne çağırıldılar. "Işık İnsanları, "Sokağa Bakan Pencere", "Bir Orman Gibi", "Cüce", "Kadife Çiçekleri", "Binbirgece Masalları" benim anımsadığım, kimi kere alkışlayıp, kimi zaman acımasızca eleştirdiğim oyunlarından ilk aklıma geliverenler.
DÖRT ÖYKÜDEN BİR TİYATRO OLUR MU Oyuncular Tiyatro, 2007- 2008 sezonunu Selma Köksal-Gülsüm Soydan ikilisinin gene el ele vererek Sait Faik’in dört öyküsünden oyunlaştırdıkları “Hişt… Hişt” ile açtı. Bu çalışmayı duyunca Kafka, Nazım Hikmet, Leyla Erbil gibi ustaların peşinden sürüklendikleri yeni bir serüven olarak algıladım. Edebiyat devlerinin tiyatro evrenindeki görsel ve işitsel izdüşümlerinin peşinden gidiyorlardı. Ne güzel! Öyle değil mi ama? Köksal- Soydan ikilisi belli ki yalnızlık ve iletişimsizlik kısırdöngüsündeki insanın iç yaşamını kurcalamak istemişlerdi ve bunun için de doğru tanıyı bularak Sait Faik'in insanından, hayvan ve doğa sevgisinden yola çıkmayı yeğlemişlerdi. Seçtikleri öyküler: “Hişt… Hişt”, “Havuz Başı”, “Plajdaki Ayna”, “Öyle Bir Hikaye”… Güzel… SAİT FAİK’İN TOPLUMSAL TAVRI Oyunu izledikten sonra umduğumu bulamadığımı itiraf etmeliyim. Bir kere, Köksal-Soydan ikilisi, pratikte geliştirilen bir tiyatrodan yola koyularak nasıl bir estetiğin yaratılabileceği araştırmamışlardı. Değerli buldukları, dolayısıyla konu edindikleri Sait Faik’in dört öyküsündeki toplumsal tavır/ların, genellikle benimsenen tavırlar olduğu için olsa gerek mi ne, hiç mi hiç altını çizmemişlerdi. Tiyatronun, insanlar arasında geçip dünden bugüne aktarıla gelmiş ya da kafada tasarlanmış olayların canlı görüntülerle yansıtılması ve bunun eğlendirme amacına yönelik olarak da gerçekleştirilmesi olduğunu düşünmüşler, ancak kotaramamışlardı.
Kotarılamayınca, oyuncu/ların bir gestus malzemesini yorumlayarak oyunun "öyküsüne" egemen olamamalarını doğal karşıladım. Canlandırdıkları karaktere egemen olamıyorlardı. Anlatılan öykü/ler sınırları belirli bu olay bütününden yola koyularak, o bütünün tek tek bütün özellikleriyle oyun kişisine geçmiyordu. Sait Faik (Emrah Kolukısa) karakteri, Sait Faik’in çeşitli tutum ve davranışlarındaki çelişkileri “hayret”le karşılama konusundaki duyarlılığından yoksundu. İzleyiciler, ilgili çelişkileri “hayret”le karşılayamıyordu. Karşılayamıyordu, çünkü Köksal-Soydan ikilisinin harmanladığı dört öykü, çelişkileri bir araya toplama olanağından yoksun kalmıştı. Öykülerin sınırlı bir olay olarak belli bir anlamı kalmamıştı.
CAN DAMARI, KAN PINARI ÖYKÜ DEĞİL Mİ Oysa, özverilerini, başarılarını benim 16 yıldır hayranlıkla, alkışlarla izlediğim Köksal-Soydan ikilisi tiyatronun olmazsa olmazı olan öykünün oyunun can damarı olduğunu elbette biliyordu. Emrah Kolukısa’nın, Fuat Onan’ın, Ayça Öztürk’ün ve çocuk oyuncu Ege Soydan’ın çalışmalarının bu yönde yoğunlaşması gerekiyordu. Çünkü, tiyatronun temeli “öykü”ydü. Gestus kapsamına giren tüm olaylardan örülen kompozisyonun bütünü olmalıydı öykü. “Hişt… Hişt”, salt Sait Faik’in kirli pardösüsüyle simgelenmesi değildi çünkü.
OYUNCULAR NE OYNAMIŞ Oyuncuların hiçbirine değinmek istemiyorum. Gelecek oyunlarında kendilerine övgüler düzebileceğimi umuyorum. Sadece: "Şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan "peki emret anam, yanayım" diyen şu kibritin ışığına bak. Bu olur mu arkadaş. Böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? Gül, sevin arkadaş. Şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! Nasıl uçuşuyorlar. Yaşıyorsun efendi. Pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. Cam cam, billûr billûr, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. Dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanına bak efendi! Bu mavi şey nedir? Bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? Ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, ne sinema seyretmek... Hepsi bir yana dünyayı seyret. Al gözüm efendim. İşte sana kibrit alevi. İşte sana cigara dumanı," tiradında Fuat Onan’a mini minnacık bir olayın, bir kibrit çakışının, bir sigara dumanının bile insanı coşturmaya, yaşama sevincini buram buram tüttürmeye yettiğini daha iyi özümsemesini ve ona göre yorumlamasını öneriyorum. Diğer taraftan, aynı tabloda olağanüstü ölçüde düşen tempo için Selma Köksal’ı uyarıyorum. Ayrıca, sahne tasarımına “imza atan” Kamil Fırat’ın yatak, bank ve üç basamaklı merdivenden oluşan “yalın altı” dekorunda duvardaki prizleri, gofraları neden örtmediğini doğrusu merak ediyorum. Beyazıt Meydanı’ndaki bankın yanında priz olur mu ayol? Kamil Fırat’ın ışık tasarımı da kötü üstü. Ne duyguyu, ne düşünceyi, ne imajı, ne zamanı, ne atmosferi, ne derinliği, ne perspektifi verebiliyor. EDEBİYATTAN TİYATRO OLUR, OLUR OLMASINA DA… Özetlemem gerekirse, “Hişt… Hişt”, izleyicinin haz kaynağını oluşturacak bildirim ve uyarımları içermiyor. İzleyici, olması gereken gibi, bir ırmağa atlar gibi Sait Faik öyküsünün içine kaldırıp kendini atamıyor. Sait Faik’in sularında gelişigüzel sağa sola sürüklenme keyfine eremiyor. Olup bitenler birbirine öyle bağsız ki, doğal olarak düğüm yeri bulunamıyor. Olayların farkına varılmadan birbirini izlemeleri gerekirken, izleyicinin varacağı yargılarla olayların akışının arasına girmesi, el atması, karışması sağlanmalıyken, kısacası öyküyü oluşturan bölümler, kendilerine özgü bir yapıyla, oyun içinde oyuncuk olma niteliğiyle donatılarak özenle karşı karşıya getirilmeliyken, bunların hiçbiri olmuyor. Nasıl bir oyunlaştırma bu? Anlaşılamıyor. |
|
KAZANKAYA, 12 EYLÜL İLE YÜZLEŞİRKEN: “PROFESÖR VE HULAHOP”
ÜSTÜN AKMEN
Giderek ustalaşan oyun yazarı Nesrin Kazankaya’yı, yazarken dönemsel fotoğraf çeken bir gözlemci olarak tanımlıyorum. Aklıyla çektiği fotoğraflarda, politik hataların insan yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemesini, kıyasıya eleştirmesini bundan önceki oyunlarında ayakta alkışlamış bir eleştirmenim ben. Gerek “Dobrinja’da Düğün”, gerekse “Şerefe Hatıralar-İstanbul 1955” başlıklı oyunlarını izlerken, hep Herb Cohen’ın: “Suda yürümenin gizi, taşların nerede olduğunu bilmektir,” sözü gelmiştir aklıma. Dolayısıyla, Nesrin Kazankaya benim indimde taşların nerede olduğunu bilen, söyleyecek sözü olan bir oyun yazarıdır. Cumhuriyet tarihiyle, yakın tarihimizle yüzleşme cesaretini göstererek aydın sorumluluğunu yerine getiren asil bir kahramandır.
OYUNUN KONUSU Şimdi gelelim, gene kendisinin yazıp yönettiği ve rol aldığı “Profesör ve Hulahop” başlıklı 2007-2008 sezonu oyununun konusuna: 1982 yılının karlı bir gece yarısında otomobiliyle bir kentten bir kente konferansa giden fizik profesörü, dağ yolunda arabası bozulunca boş bir lokantaya sığınır. Profesörü lokantada, çocukluğunun güzel şarkılarını çalan eski bir müzik dolabı ve hulahopuyla güzel, çocuksu bir kadın beklemektedir. Yeni tanışan kadın ve adam kurdukları zorunlu ilişkide duygusal, gerilimli ve sürprizli bir gece geçirirler. Geceden sabaha süren birlikteliğe 1982 Türkiye’sinin acılı politik süreci, şarkılar, dans, alkol ve kuantum fiziği eşlik eder. Her ikisi de geçmiş ve gelecekleri üzerine varoluşlarını sorgulayarak bilim insanı ve kadın olmanın sosyal sorumluluğunu benliklerinde duyumsarlar.
Özetimden de anlaşılacağı gibi, Nesrin Kazankaya, bu kere askeri darbeyle sosyo-kültürel ve bilimsel geleceğine ipotek konulan 1982 Türkiye’sinin sancılı dönemini konu edinmiş. Bir bilim insanının bakış açısını anlatım tezgâhı olarak seçmiş. Oyun karakterlerinin allak bullak dünyalarını, neşelerini, kolayca ve her fırsatta dışa vurdukları öfkelerini Lynn Anderson’dan The Supremes’e, Cat Stevens’ten Simon & Garfunkel’a, Bob Dylan’dan Joan Baez’e uzanan yelpazedeki altmışlı yılların şarkıcı ya da müzik gruplarının ezgileriyle vermeyi yeğlemiş. Böylece, başta İstanbul’da sokaklarda hulahop çevirmenin yasak edildiği 1958 yılının sonunu benim gibi yaşayanlar olmak üzere, o dönem kıvranmalarını, sancılarını çekenlere düşünce çizgilerine merdiven dayayarak ulaşmayı amaçlamış.
İyi mi etmiş, iyi mi eylemiş, görelim efendim…
12 EYLÜL’ÜN BİR TOPLUMU YİYİP BİTİRMESİ Nesrin Kazankaya, titizliliğin başarısı örneği, belgesel nitelikteki oyun kitapçığında, bilim insanlarının yaratım ve buluşlarını olumsuz sonuçlarıyla suçlamanın beklenmedik bir kısır döngüye dönüşebileceğini savlıyor. Savlarken: “Atom ve hidrojen bombalarının kitle imha silahlarına dönüşmesi; Einstein, Oppenheimer, Saharov gibi ünlü bilimcilerin tüm çalışma süreçlerini karalamaya yeterli midir,” diye de soruyor. Düşüncelerinin oyun içinde soru haline gelmesi için doğal olarak izleyiciye “Kuantum mekaniği”ni; kuantumun fizikte enerji, yük, açısal momentum ya da başka fiziksel niteliklere ilişkin doğal kesikli birim ya da paket anlamına geldiğini; atom ve moleküllerindeki çekirdeğin davranışını anlatmak zorunda kalıyor.
GÜME GİDEN ELEŞTİRİ VE SAHNEYE KONULUŞ Nesrin Kazankaya’nın, oyunu yazarken Antik Çağ’ı, Rönesans’ı, Aydınlanma Çağı’nı, Dünya Savaşlarını, Soğuk Savaş Yıllarını çok iyi irdelediğini kim yadsıyabilir ki! Keza Bruno’yu, Laplace’ı, Kelvin’i, Einstein’ı, Tolman’ı, Oppenheimer’ı, Prigogine’i, Saharov’u didik didik ettiğini de… Emeğine dirlik. Ama işte böyle yoğun “mütemmim” bilgi aktarımı, replikleri giderek didaktik kılıyor. Bu denli öğretme ereği güdümü altında, 12 Eylül’ün militarist etkilerinin cesur eleştirisi de ne yazık ki güme gidiyor.
Eleştirinin güme girmesi bir yana, sahne olgusu betimlenemiyor, çünkü oyunun göstergeleri uygulamaya küçük geliyor, zorlukla algılanabiliyor, kapalı kalıyor. Sahnedeki oyunun duyuları devindiren algısına izleyicinin yönelmesini sağlayacak sezgi olmaksızın, daha yeni somutlaşan göstergeler saptanabilir mi? Saptanamıyor. Oyuncular varlıkları, hareketleri, tümcelemeleriyle izleyiciye doğrudan ulaşamıyor. Hal böyle olunca, anlamın özümlenebilir duruma getirilememesi estetiğe de çelme takıyor.
KAZANKAYA’YA ÜÇ SORUM VAR Bu arada, sahneye koyuş değinmelerimi Yönetmen Nesrin Kazankaya’ya üç soru sorarak noktalamam gerekmekte.
Bir: İlk, son ve kimi ara tablolar neden o denli ağır;
İki: Ceketiyle, paltosuyla, kalın boyun atkısıyla lokantaya tespih böceği gibi giren Profesör, kapıyı açıp dondurucu soğuğa gömleğiyle çıktığında hiç mi üşümüyor ve açık kalan kapının hemen önünde masaya kapanmış kadın ardına kadar açık kapıdan giren “dondurucu” soğukta nasıl oluyor da donmuyor.
Üç: Engin Alkan, söylediği anlaşılmasın diye mi kimi bölümlerde mırıl mırıl konuşuyor.
Vallahi art niyetim yok, anlamadım soruyorum.
Diğer taraftan, yerli yerinde kullandığı hulahop ve yoyo öğelerini övmeden diğer paragrafa geçmiyorum.
YARATICI KADROYA GELİNCE… Şafak Eruyar’ın dramaturgisine sözüm yok. Nilüfer Moayeri’nin Kadın karakteri için tasarladığı giysi pek güzel. Bunu söylerken, Nesrin Kazankaya’nın giysiyi taşımasındaki payı elbette göz ardı etmiyorum. Profesör’ün giysisi, belki daha derli toplu olabilirdi diye düşünmekteyim. Nasıl derli toplu? İşin o tarafını Nilüfer Moayeri bilir. Başarılı ışık ustası Yüksel Aymaz’ın ilk tabloda black-out öncesi, sağdaki ışığı Profesör masaya oturup sigarasını yakarken neden yavaş yavaş alışını anlayamadım. “Herhalde Aymaz’ın bir bildiği vardır,” diyerek kurcalamıyorum, ışık tasarımının geri kalan bölümünü övüyorum.
OYUNCULAR Gerek Kazankaya, gerekse Alkan en az benim kadar iyi bilirler ki, oyuncu sahnede coşkularını yönetmeyi bilmeli.
Kimse oyuncuyu can verdiği karakterin duygularını gerçekten yaşamaya zorlamıyor, zorlayamaz ki! Oyuncunun “mış” gibi yapıp duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmesi de son derece önemli bence. Bu üretim, en azından kendiliğindenliğe bağımlı kalmamak adına yapılmalıdır diyorum. Çünkü, Lee Strasberg’in dediği gibi: “… oyuncunun tekniğinin temel sorunu kendiliğinden gelen duygulanımların güvenilirsizliğidir”. Öyle değil mi ama?
İzlerken, oyunun iki karakterinden biri olan Kadın’da Nesrin Kazankaya’nın ve diğer karakter Profesör’de Engin Alkan’ın duygulanımlarının iç hakimiyetinden çok, yorumladıkları duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmadığını gözlemledim. O nedenle bunları yazıyorum. Oyuncunun, gerçek yaşamdakinin aynısı olması gereken duygulanımları yakalaması, dolayısıyla duygulanımlarını yarı isteksiz olarak dışa vurması gerekli değil ki! Tanığımdır, her iki oyuncu da duygulanımlarını nice oyunda bir oyunculuk biçemi içinde kodlamışlardır. “Profesör ve Hulahop”ta neden olmamış, işte orasını bilemem ben, “olmamış” der geçerim.
BİR BÜTÜN OLUŞTURMAK İyi oyuncunun, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına asla izin vermediğini, çünkü gösterimin üretimin “temsil edilmesinin” ve izleyicinin aldığı hazzın bir parçası olduğunu ben de öğrenmiştim, bilirim. O halde, iki değerli oyuncu Nesrin Kazankaya ve Engin Alkan, hareket ve metni ya da hareket ve sesi birbirinden ayırmak yerine, içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün neden oluşturamamışlar acaba?
Bilemedim. Ne yalan söyleyeyim, “Profesör ve Hulahop”u pek sevmedim.
|
|
DALTABAN’DAN, DÜNYAYA KÜFÜR ETTİRTEN BİR OYUN: “KÜRKLÜ MERKÜR”
ÜSTÜN AKMEN
“Murat Daltaban Londra’ya gitmiş, bir oyun bulmuş,” dediler; “Oyunun prömiyeri var,” dediler”; “Galası yapılıyor,” dediler; “Oyun ayakta alkışlanıyor,” dediler; “Yahu bu oyun, İngiltere'de seyircilerin büyük protestosuna neden olmuş, hatta yazar Philip Ridley'in dostları salt bu oyun nedeniyle yazarla ilişkisini kesmiş,” dediler; “Böylesine insanlık dışı, aşağılık bir metin nasıl olur da Türkiye'de oynanır,” dediler; “O ne belden aşağı küfürler öyle” diye gürlediler merakımı iyiden iyiye çimdiklediler.
Kalktım gittim, yerimi aldım, oyun başladı..
PARTİ ARMAĞANI BİR ÇOCUK Londra’nın doğusunda metruk, virane bir bina. Eliot ve erkek kardeşi Darren birbirleriyle didişerek ortalığı temizliyorlar. Verileceğini anladığım “parti”nin konuğu birazdan gelecek. Nasıl bir “parti”yse bu “parti”, sadece etrafın derli toplu olması yeterli değil. Bir de “parti” armağanı var. Armağanı getiriyorlar. Aaa!.. Bir çocuk bu! Hem de uyuşturulmuş! Oysa, çocuk “zinde” olmalı, güzel olmalı, konuğun onu işkence ederek öldürmesi için, bütün isteklerini tatmin etmesi için “çekici” olmalı. Çocuk bu ortam için hazırlanmalı.
DÜNYAYI SARMALAYAN TEDİRGİNLİK BULUTLARI Oyun ilerliyor. İçinde ciddi anlamda şiddet barındıran bir oyun bu, rahatsız ediyor. Yakası bağrı açılmamış küfürler havada uçuşmakta. Tabular yıkılıyor. Kışkırtıldığımı duyumsuyorum. Psikolojik-gerilim duruma hakim. “Nereden geldim,” demiyorum, ama sinirlerim bozulur, boşalır gibi oluyor, kendimi tutuyorum. “Yaşamın gerçeği bunlar” diye içimden geçiriyorum. Yaşamla doğru ilişkiler kurmaya başlamaktayım. Irak aklıma düşüyor. Demokrasi âşığı(!) Amerikalılar, İngilizler falan… Kuzey Irak’a sınır operasyonu yapılacak mı? Sabah gazetelerde okuduğum savaş haberlerini düşünüyorum, ölüm haberlerini, vahşet, tecavüz haberlerini… Dünyayı saran tedirginliği… “Çağımızın paranoyası bu,” diyorum.
KAVANOZ DİPLİ DÜNYANIN KAPAĞINI AÇMAK Öfkeli bir oyun bu! Anarşist bir oyun… Bu oyun, “In-Yer-Face” tiyatrosunun belki de en sert örneği. Cinnet döneminden geçmiş bir dünyanın fantastik mekânında ve zamanındayım. Geriye kalanlar “varolma” uğraşında ve de sisteme başkaldırmaktalar. Gelecekçi bir masal anlatılıyor. Kaos sonrası... İki kardeş... Bir grup genç... Kelebek(!) ticareti… “Yukarıdakilerin” tuhaf fantezileri… Büyük kardeş, dünyanın kaosa teslim olmadan öncesine değgin anısal öyküler anlatıyor. Küçük kardeş anımsayamıyor. Bağımlılığın ve sosyal çöküşün korkunç gerçekleri bu anılar. Küçük çocuk zengin müşteriye pazarlanacak. Zengin müşteri yaşadıklarının intikamını alacak, inzal olacak. Kurbanının kıçına çengel takacak, çekecek, “mak’atını” parçalayacak. Özel yetiştirilmiş kelebekler, renk ve desenlerine göre “farklı kafa yapmakta”. Kelebekler yüzünden kimsenin tarih bilinci kalmamış. Gençler anılarını yitirmiş. Kıyamet sonrası bir dünya a..na koyduğum. (Ay, çok özür dilerim, ben de oyundaki dilsel şiddete kapıldım.) İngiliz Philip Riley dahi mi ne? Sınırları zorluyor, tabuları yerle bir ediyor. İnsancıllık ve sevgi yok mu içerikte? Olmaz olur mu? Anlatıyor.
“PARTİ” DEDİKLERİ KAPİTALİZMİN SİMGESİ Oyunun karakterlerini oluşturan yedi belleksiz genç, gerçekten masum mu, yoksa yaşamak için vahşi olmak zorundalar mı? Kendilerine gelecek mi arıyorlar, yoksa amaçları sadece geçmişten kurtulmak mı? Geçmişi anımsadıkça nasıl da çaresizlikleri artıyor! Oysa yaşamlarını sürdürebilmek için güçlü olmaları gerekmekte. Onların dünyasında şiddet “vaka-i adiye”. “Parti” dedikleri, dinini s..tiğim ikiyüzlü kapitalizmin simgesi be!
OYUNCULAR MÜKEMMEL OYUNCULUĞA NASIL ULAŞIYOR Oyuncular Serkan Altunorak, Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli ve Cem Özeren… Hep beraber ve birer birer dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle dolduruyorlar. Ruhsal yaşamları ıpıl pırıl izleyicinin önünde, çünkü onlarda elverişli malzeme var… Coşkuları için en karşı konulmaz zoka, gerçek ve bu gerçeğe olan inançları. Sekizi için de aynı şeyi ayrı ayrı söyleyeceğim. Her birinin, organik fiziksel aksiyonun sadece en küçük parçasını duyumsamaya gereksinimleri var. Duyumsuyorlar ve duyumsadıkları an, coşkuları gövdelerinin yaptığının gerçekliğine uyan içsel inançlarına tepki veriyor. Kendilerine inanıyorlar, ruhları tüm içsel yönelimleri ve rollerinin coşkusunu almak için alçalıyor, mükemmel oyunculuğa işte böyle ulaşıyorlar.
İNSANOĞLU, BU NOKTAYA NASIL GELDİ Oyun sürüyor. Kişisel bellekten başlayan yıkım, sosyal belleğe atlıyor, oradan da cuuup sosyal yapının tamamına… A..na koyduğumun yıkımı, yıkımın “hazcılık” üzerinden anlatılması beni etkiliyor. Ya yaşanacak başka gezegen varsa, sonumuz değişir mi? G..ünden s..tiğiminin insanı, evrim sürecinde nasıl bu noktaya geldi ulan? Kim bu hale getirdi?
MURAT DALTABAN’IN BAŞARISI İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın kadrolu sanatçısı olarak, her ay sonu plastik bankamatik kartını ATM’deki yuvasına sokup efendiler gibi maaşını alırken 2005 yılında delilenip; içerikte zenginliği, biçimde yeniyi arayarak farklılık yaratacak tiyatro eserlerinin sahnelenmesi için DOT’u kuran oyunun yönetmeni Murat Daltaban, belli ki o..spu çocuğu Philip Ridley’in sözlerinin şiddeti üzerine yoğunlaşmış. Şiddeti, oyuncuların en saf malzemesi eylemiş, sözü/sözcükleri kullanmalarındaki ustalığı sağlamış. Oyunun içerisindeki cinsellik öğelerinden neredeyse yeni bir oyun çıkarmış. Yazarın haz objesine dönüştürdüğü cinselliği, yeri geldiğinde sevgi duyulanla, âşık olunanla kurulan cinsellik üzerinden anlatmış.
ÇÖP OLARAK TANIMLANAN KİTAPLAR Hatice Gökçe’nin mükemmel kostümleri, Yeşim Bakırküre’nin “matluba fevkalade uygun” dekor tasarımı, Kemal Yiğitcan’ın başarılı ışık düzeni, Ömer Sarıgedik’in titizlenerek hazırlandığı belli ses tasarımı oyunu güçlendirmiş. Parti evini temizlerken çöp olarak nitelenenleri kitap olarak yorumlayan Yeşim Bakırküre, g..üne koyduğumun belleğinin ve bilginin insan evrimindeki değersizliğini izleyiciye olabildiğince sert bir dille anımsatmış. Emperyalist kapitalizm, kültürü içeren ürün ve nitelikleri, salt meta haline getirmekle kalmıyor, onu işte böyle aynı zamanda sıradanlaştırarak değersizleştiriyor. Kitap, artık bir tüketim nesnesidir. Diğer metalarda olduğu gibi tüketilip atılması gereken bir nesnedir. Kültürel yıkım… metalaşan manevi değerler…
OYUN BİTİYOR Olabildiğince edepsiz diliyle, kırık kırık akan bir öykü, aralıksız bir saat elli dakika sonra bitti. Oturduğum sandalye sanki kıçıma batmıştı. Varsaydığım tüm gerçekliklerin dışında duyumsadım kendimi be! Ayağa kalktığımda az kaldı g.t üstü yere çakılacaktım. Siz de gidin bu oyunu görün! İnsanlığınızı fark etmek için gidin. Tarih bilinçleri uyuşturucularla mahvolduğu için, II. Dünya Savaşı’nın Hitler ile Kennedy’nin Marilyn Monroe’yu paylaşamamalarından dolayı çıktığına inanan bir kuşağın kara komedisine tanık olun. Tanık olun ve dilerseniz gerçekleri tiyatronun büyüsüyle gözümüze sokmuş diye Philip Ridley’i kızgın alevlerinizle ana avrat doldurun.
Beni hiç ayıplamayın, dibi çıkmış dünya ile böylesine yüzleştikten sonra, siz de benim gibi hiç değilse üç beş saatliğine küfürbaz olmazsanız, bir daha da yazılarımı okumayın(!). (DOT - İstiklal Caddesi, Mısır Apartmanı, Kat 4, Beyoğlu – İstanbul / Telefon: 0212 251 45 45) |
|
UMUTLARIN VE SEVİNÇLERİN OYUNU: “AŞKIN YAŞI YOKTUR”
ÜSTÜN AKMEN
Dolores ve Fernando, eşleri öldükten sonra yaşama küsmüş iki karakter. İkisi de çocuklarının dikkatini çekmek için hastalıklar dışında hiçbir şeyle ilgilenmemekte. Sürekli gidilen doktor/lar, yinelenen ilaçlar, uydurulan hastalık/larla geçmekte olan günlerinin birinde, Dolores ile kızı Manuela ve Fernando ile oğlu Ricardo, Dr. Bolt’un muayenehanesinde rastlaşırlar. İşte bu rastlaşmayla, yaşam sevinci kalmamış yaşlılar ile hayatı sadece iş olarak gören gençler açısından yeni bir dünyanın kapısının açılacağını anlarız.
UYARLAMAYA GEREK VAR MIYDI Hadi Çaman Tiyatrosu (Hadi Çaman-Yeditepe Oyuncuları olan adı değişmiş galiba), 2007-2008 tiyatro sezonunu İspanyol yazar Alfonso Paso’nun yukarıda özetlediğim konudaki oyunuyla açtı. Oyunu Hale Kuntay dilimize çevirmiş ve uyarlamış. Oyunun özgün adı “Cosas de Papa y Mama”. Yıllar önce Van ve Bursa Devlet Tiyatroları tarafından gene Hale Kuntay imzalı çeviriyle “Kırkından Sonra” adı altında Defne Yalnız Sezer ve Kartal Tibet rejileriyle sahnelendiğini şıpınişi anımsadım. Yanılmıyorsam, geçmişte Dormen Tiyatrosu’nda Nisa Serezli-Turgut Boralı ikilisinden de izlenmişti. Anımsadım anımsamasına da, çevirmenin bu kere ad değiştirmesine bir türlü anlam veremedim. Uyarlamasına da… Uyarlamada, Dolores Beyhan Berdan, Fernando Orhan Özdemir, Manuela Aylin Berdan, Ricardo Cem Özdemir, Dr. Bolt Esat olmuştu. Doktorun muayenehanesinin bulunduğu semt ile Dolores ile Fernado’nun ikâmet ettikleri semt ise Nişantaşı olarak belirlenmişti. Ne değişmişti? Uyarlamaya gerek var mıydı, bilemedim.
HADİ ÇAMAN’IN SAHNEYE KOYUŞU Hale Kuntay’ın kötü olmayan çevirisini Hadi Çaman sahneye koymuş. Komedi sanatını iyi bilen Çaman, bu kere komedi türünün olmazsa olmazları sahne kullanımını, komedide uyumlu ve tutarlı yürüyüşleri, duraklamalara aldırmamış. Oyun içindeki sürprizlerin ya da karakter yaratımlarının getirdiği olumsuzlukları, izleyici ile oyuncu arasındaki iletişim kopukluklarını önleyememiş. Emeğin göz dolduruculuğunu ortaya çıkartamamış, performansı ve monotonluğu dengeleyememiş.
Oysa, Hadi Çaman’ın benden çok daha iyi bilebileceği gibi, komedide de diğer türlerde olduğunca sahne üzerindeki ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından gerçekleştirilmesi gerekliliği var. Oyun örgüsünün akışının bozulmaması, diyaloglarda temponun düzeyli olması, tutulması da gerekli. Kullanılan sözcüklerin (ulan, oğlum gibi) sürekli yinelenmemesi de esas.
GELENEKSEL KURGUYA UYMAK Hadi Çaman bütün bunları savsakladığı için, konu ne kadar sabun köpüğü olursa olsun sahneleniş olmamış. Paso’nun vermek istediği: “Hangi yaşta olunursa olunsun insanın yaşama ve aşka dair daima umutları ve sevinçleri olması gereklidir” iletisi bir türlü seyirciye geçmiyor. Finalin çifte düğünle biten mutlu sonu sanırım olanaklar nedeniyle makaslanınca, komedyanın geleneksel kurgusuna uygun çözüm de bulunamamış oluyor.
DEKOR TASARIMI BÖYLE Mİ OLMALI Murat Aydoğdu, yazarın metnine uyarak sahneyi muayenehane ve Fernando’nun (yani Orhan’ın) evinin salonu olarak ikiye bölmüş, tamam da sonrasında Yeditepe Oyuncuları’nın geçmiş yıllardan kalan dekor parçalarıyla, aksesuarlarıyla fevkalade derme çatma, olamazcasına eften püften bir dekor tasarlamış. O ne kapı öyle! Doktor muayenehanesi öyle mi olur? Bir evin eşyaları birbirleriyle bu kadar mı “imtizaçsızdır”? Bir oyunun sahne tasarımındaki çevre düzeni oyuncuya, olaya, karaktere bu denli uyumsuz olabilir mi?
Murat Aydoğdu’ya, dekorun amacının salt olayın geçtiği mekânı yansıtmak değil, oyuncunun kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip hareketlerini kısıtlamayacağı ortamı yaratmak olduğunu “bilvesile” anımsatmak isterim.
IŞIK VE KOSTÜM Işık tasarımı için: “Serdar Ece, seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanarak oyuncuların yüzlerindeki detayların yitip gitmesine neden olmuş,” derim, başka da bir şey demem. Oyuncuya kostüm seçme hakkının yönetmence tanınmasına gelince, elbette saygı duyarım, ama oyuncunun komediye olan duyarlılığını artıracak ve imgelemini bu yönde yoğunlaştıracak nitelikte olması koşulunu da “ön koşul” olarak öne koyarım. Olumlu örnek olarak Suna Keskin’in ikinci (daha doğrusu üçüncü) perdedeki kostümünü örnek olarak ortaya atarım.
HADİ ÇAMAN’IN OYUNCULUĞU Oyunculardan Orhan’da Hadi Çaman için, benim oyunu izlediğim akşam belindeki disk kaymasından kaynaklanan sancıyı çekerek ve doğal olarak hareketlerini kısıtlayarak oynamasına tanık olduğumdan, korseyle sahneye çıktığını da bildiğimden bir değerlendirme yapmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Düşünüyorum ve olumlu-olumsuz hiçbir şey yazmıyorum. Yazmama eylemini elbette eleştirmen olarak değil, “insani yaklaşımla” yerine getiriyorum.
GENÇ OYUNCULARI ELEŞTİRMEK GEREK Doktor’da Kevork Türker görevini yapıyor. Genç oyuncular İdil Vural ve Arda Karapınar’ı aklıma dolayarak fazla “açılmak” niyetinde değilim. Arda Karapınar için, yöntemli oyunculuğun tiyatral başarıyı sağlayabileceğine olan inancımı yineleyeceğim. Cem Özdemir’e aklının ve duygularının uyumlu beraberliğinde mi can veriyor, bu soruyu kendi kendine birkaç kez sormasını ve sıkılmadan yanıtlamasını salık vereceğim. İdil Vural’a oyunculuğun ön plana çıkması için gerekli olan “etkileyici olma” halinin bireysellikle gerçekleşmeyeceğini anımsatacağım. Tiyatro adına yapılan her şeyin, ama her şeyin ayırma, seçme, yöntem aşamasından sonra diyaloglara geldiğini anlatacağım. “Uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendirici oyuncular sahnede tiyatro yapmış oluyorlar” diyeceğim. Söylediklerimi bir eleştirmen “amca”nın öğüdü olarak not etmesini önereceğim.
SUNA KESKİN’E GELİNCEEE… Yılların deneyimli ve usta oyuncusu Suna Keskin’e gelince: Suna Keskin, kendisini çok iyi tanıdığından oyunculuğunun sınırlarını da mükemmel çiziyor. Hale Kuntay’ın Paso’dan uyarladığı metinde, Beyhan’a ait ne bulduysa, o tekstten ne algıladıysa seyirciye aktarıyor, aktarırken kavrama ve yorumlama sınırlarını sahneyi paylaştığı oyunculara örnek olacak biçimde zorluyor. Komedide amacın sadece güldürmek olmadığını biliyor Keskin. Seyirciyle arasındaki ortak paydayı arıyor, buluyor, yansıtıyor. Görselliğe yaslanmıyor, fiziksel gücü yeğlemiyor, oyunculuğunu dil ile bütünleştiriyor.
Suna Keskin, iyi olmayan bir oyunda “iyi” oyunculuk örneği veriyor.
|
|
REFAH, BOLLUK VAAT EDEN KAPİTALİZMİN “ÇIKMAZ SOKAK ÇOCUKLARI”
ÜSTÜN AKMEN
Amerikalı yazar Lyle Kessler’ın, Türkçe’deki karşılığı “Yetimler” anlamına gelen “Orphans” başlıklı oyununu, ışıklar içinde yatsın Ali Neyzi, metnin içindeki “müstehcen” sözcükleri olanca kibarlığı içinde sarıp sarmalayarak titizlikle dilimize çevirmiş. Tiyatro İstanbul, Gencay Gürün’ün yönetiminde “Çıkmaz Sokak Çocukları” başlığı altında 2007-2008 sezonu oyunu olarak seyircisiyle buluşturmakta. Kimler oynamıştı, nasıl oynanmıştı pek anımsayamıyorum, ama Gencay Gürün’ün aynı oyunu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğu yıllarda kurumunda da sahnelediği aklımda…
AMERİKALININ ZEKA DÜZEYİ Amerikan düşünü, Amerikalıların zeka düzeyi içinde “ti”ye alan bir oyun bu. Kapitalist sistem içinde ayakta kalmaya çalışan iki yetim kardeşin öyküsü kurgulanmış. Korumak amacıyla kardeşi Phillip’i evde hapis tutan ve küçük soygunlarla evi geçindiren ağabey Treat’le; evin kapısından öteye adım atmamış, televizyon, markalar ve başkasının dayattığı değerlerle yaşayan kardeşin basit öyküsü; çıkagelen ve bir anlamda düzeni yıkan bir yabancıyla önce ivme kazanır gibi oluyor, sonra…
OHHH! NE ALÂ MEMLEKET Hepimiz, artık adımız gibi biliyoruz ki, bugün tüm dünyada sermayenin dayattığı büyük bir yıkım yaşanmakta. Refah ve bolluk vaat eden kapitalizm milyonlara sefaletten başka bir şey sunmuyor. Dünyada bir buçuk milyar insan açlık, iki milyar insan sefalet koşullarında yaşıyor ve bu insanlar bırakınız kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayı, içlerinden bir milyarı içecek temiz su dahi bulamıyor. Gemi azıya alan burjuvazi, işçi ve emekçilerin mücadele ederek kazandığı eğitim, sağlık, emeklilik, iş güvencesi, örgütlenme hakkı, sigorta gibi temel hakları sırasıyla gasp etmeye çalışmakta. Köleliği dayatan iş yasalarıyla çalışma koşulları ağırlaştırılıyor, çalışma saatleri sürekli artırılıyor. Göstermelik demokratik hak ve özgürlükler rafa kaldırılıp, katı polis devleti uygulamalarına geçilmekte. Barış ve demokrasi havariliği yapan emperyalist barbarlar, savaş ve saldırganlığı tırmandırıyor, kendilerine boyun eğmeyen halkların tepesine bombalar yağdırıyor. Tüm bunlar olurken, bir avuç asalak kârlarına kâr katıyor. Sefalet artıkça, işgal ve saldırılar tırmandıkça tekellerin kasası doluyor. Onlar: “Ohhh! Ne güzel dünya” diyor.
PARA... NEREYE KADAR Oyundaki üç karakter de, kapitalizmin kendileri için tek kurtuluş yolu, yegâne yaşama biçimi olduğunu düşünengiller fasilesinden. Oysa, bu düşünce biçiminin vaat ettiği büyülü dünya (Amerikan Düşü) insana rağmen işleyen, kırıcı sistemler bütününden başka bir şey değil. Günümüzde özgüvenin başarı, “tevazu” göstermenin ise başarısızlık anlamına geldiği bu sistemde akıllı olmak artık birincil koşul. Peki bu sistemde var olmanın, ayakta kalabilmenin yolu ne? Yani: "Para kazanmak için nereye kadar gitmeli insan?"
İLETİ SEYİRCİYE GEÇMİYOR Oyun, esasında “Nereye Kadar Gitmeli”yi sorguluyor. Derken, “Güven Vermek” olgusu ve “Güven Duyma” gücü de devreye girince, (sen misin giren) oyun salkım saçak sarkmaya başlıyor. Kendisi de yetim olan yabancı kimdir, barda içkisini içip sarhoş olduktan sonra, çantasında milyon dolarlık hisse senedi, cebinde on binlerce dolarla ne diye iki yetimin evine gelir, kapitalizmin hangi “kutsal” amacına hizmet etmek aşkına iki yetime elini uzatır anlaşılmıyor, oyun da inandırıcılığını yitiriyor.
GENCAY HANIM BİRLEŞİK TEPKİYİ BOŞLAMIŞ Türk tiyatrosuna fevkalade eserler kazandırmış olan Gencay Gürün, bu kere sahne üzerindeki olaya izleyicinin yakınlığını sağlayamamış. Yanılsama (illüzyon) doğrudan bilinçaltına yönelemiyor. Oysa tiyatro, izleyici topluluğunun birleşik tepkisini ister, Gencay Gürün bu gerçeği elbette benden iyi biliyor. Düşünceden doğan heyecan zaten oyunda yok, heyecan da düşünce doğurmayınca, oyun tempo yitiriyor. Gencay Gürün’ün “heyecan tepkisi”ne böylesine boş vermesi beni şaşırtıyor.
DEĞİŞİME UĞRAMAK Gencay Gürün, seyirciye düşünme olanağı vermeden, bütün olup biteni zorunluymuşçasına göstermek istemiş. Hiçbir olguyu zorlamamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırtmamış. İyi etmiş de, perde açılır açılmaz öyküye yoğunlaşan ilgi giderek nasıl dağılıyor dikkat kesilmemiş. İzleyici dikkat dağıtıcı nedenlerle olup biteni gerektiği gibi duyumsamıyor, hatta duyumsamak istemiyor. O zaman da, yönetmenin planı iyiden iyiye bozuluyor, oyun dağılıyor. Altı black-out da, dağılmanın tuzu biberi oluyor.
SÖZCELENMEDEN OLUR MU Dahası, metin üzerinde sözceleme yapılmamış gibi. Sanki, plastik ya da jest olarak işleme uğramamış. Ses ve jest açısından (Cüneyt Türel hariç) metin ince elenip sık dokunmamış. Oyuncu, karakterini fizikselleştiremiyor. Yaklaşımlar psikolojik ve soyut kalmakta. Metin, kendi kuruluşu içinde işliyor mu bilemiyorum, ama oyuncular (Ömer Akgüllü-Serhan Arslan) sadece zıplıyor, sıçrıyor. Devinmiyorlar. Bedenlerine anlam kazandıramıyorlar. Metnin biçemini oluşturan anlam yönlerini kavrayamıyor, kavrayamadıkları için olsa gerek, anlam yönlerinin akışkanlığını sürdürdüğü bağıntı içerisinde değişime uğrayamıyorlar.
Diğer taraftan, sahne trafiği iyi çalışmakta. Soracağım tek “husus”, Phiilip’in yediği yemek, Yabancı’nın yaptığı çay, Treat’ın içtiği bira gerçek de; Phillip’in, Treat’ın dizine (güya) sürdüğü Hidrojen Peroksit’in şişesi neden boş? Neden sadece o tablo “mış” gibi?
Giysileri kim tasarlamış belli değil, ama sözüm yok. Nilgün Gürkan’ın dekoru çizgi, renk, malzeme, ışık, eşya öbeklenmeleriyle sahneye hiçbir devinim katmıyor. Sahnedeki öğeler dekorun fiziksel yönüyle hiç mi hiç uyumlu değil. Gürkan’ın tasarladığı fiziksel görsellik ne devinime yardımcı, ne iletinin izleyiciye gitmesine katkı sağlayıcı, ne de ıkına sıkına ileti üreten metnin izleyiciye geçmesine koltuk çıkıcı.
Aytekin Saday bildiği yoldan dönmüyor, aynen ilerliyor. Gene cascavlak bir ışık tasarımı… Duygu, düşünce, imaj, zaman mekân-kavramı, atmosfer, derinlik, perspektif, üç boyutluluk… Hiçbiri yok!
OYUNCULUK Genç oyuncular Ömer Akgüllü’yü ile Serhan Arslan’ı eleştirmeyeceğim. Her ikisinin de, tiyatro yolunda hızlı adımlarla yürüyebileceklerine inanıyorum. Ama henüz dışsal fiziksel aksiyonları içsel özlerle besleyecek, bir rolü ruhsal yaşamlarıyla dolduracak elverişli malzemeye tam olarak sahip değiller diyeceğim ve doğal olarak kendilerini sinirlendireceğim.
Sinirlendireceğim, ama diğer taraftan da “yolun başı”nı göstereceğim. Hemen şimdi, şu anda Treat’in, Phillip’in içsel içeriklerini incelesinler, sonra beri gelsinler… Cüneyt Türel’den de, inanç olmaksızın karakteri asla gerçek anlamda duyumsayamayacaklarını öğrensinler…
Sonra hakkımda ne derlerse desinler… İçtenlikle içime sindireceğim |