|
DÖKTÜĞÜN TERE BEREKET SUAT SUNGUR: “BABAMLA DANS”
ÜSTÜN AKMEN
2007-2008 tiyatro sezonu açılmazdan az önce, Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI-UNESCO) Tiyatro Eğitim Komitesi (TEC-UNESCO) Yönetim Kurulu üyesi Emre Erdem telefonda: “Suat Sungur, tiyatroya dönüyor,” dedi. İçim bir hoş oldu. Taaa 1984 yılında Devekuşu Kabare’den anımsıyordum onu. 1988'den sonra Dormen Tiyatrosu sahnesinde alkışlamıştım. Akbank Çocuk Tiyatrosu'nda çocuk oyunlarında sık sık görev alacak kadar “misyoner”di. 1997 yılında “1. Afife Tiyatro Ödülleri”nde “Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu” dalında birinciliğe değer görüldüğünde, içim kabararak kendisini ilk kutlayan olmuştum. Tiyatroya döndüğünü duyunca coştum.
BİR MONODRAMA “Ne oynayacak,” diye sordum Emre’ye. İsrail’in önde gelen oyuncu/yönetmen/yazar/tiyatro eğitimcisi Tzcık Weingarten’in önce ülkesinde, ardından Hindistan ve Yugoslavya’da büyük ilgi görmüş “Babamla Dans” monodramasında oynayacakmış, çeviriyi de Emre Erdem yapmış. Kahramanımız, ömür boyu süren beyinsel bir hastalık olan otizm sendromuna tutulmuş, dolayısıyla sosyal ilişkilerinde ve davranışlarında ciddi sorunlar oluşmuş, bu arada annesi tarafından da terkedilmiş genç bir adam ile sorumluluklarının altında inim inim inleyen ünlü dansçı bir baba... Baba ezik, baba kırık… Otistik ergen adam, babasının ölümünden sonra yerleştirildiği bakımevinde anlatıyor öyküsünü.
DEKORA DEĞİNMEM GEREK Oyunu Nedim Saban sahneye koymuş. Koyarken çok emek vermiş, belli. Reji olarak eleştirebileceğim tek tablo, Otistik Birey ile Michael Goodwill’in ikinci perdedeki televizyon röportajı tablosu. Goodwill konuşurken, Otistik Birey (Suat Sungur) elinde mikrofonu betimlemek üzere tuttuğu ince uzun vazoyu neden kendi ağzına doğru tutuyor, orasını bilemedim. Bir de, bu oyuna bu kadar sade dekor, daha doğrusu dekorsuzluk yakışmamış doğrusu. Boş kalan sahne hacmi soğukluk yaratmakta. Bir gardırop konulamaz mıydı odaya? Vazgeçtim gardıroptan, üzerinde pijama asılı bir ayaklı portmanto da olamaz mıydı? Öyle ya da böyle olmamış işte. Olmayınca da, dekorun varlığı hareket ve sözle birleşmemiş.
TİYATROKARE’DEN BİR YENİLİK Nedim Saban, oyunu biraz kısaltmayı, tek perde haline indirgemeyi de düşünmemiş. Perde arasının, izleyiciyi oyundan düşüreceğini hesaplamamış. “Sis makineli hologram yöntemi”ne sırtını dayadığından olsa gerek, ışık tasarımını da pek önemsememiş. “Sis makineli hologram yöntemi”, gerçekten de ilginç bir yenilik. Ünlü balet Oktay Keresteci’nin dans kayıtları da bu anlamda oyunu renklendirmiş. Ancak o denli yineleme etkiyi köstekliyor. Hatta öyle ki, “sis makineli hologram” ikinci perdede Suat Sungur’dan rol çalar hale geliyor.
IŞIK TASARIMINA GELİNCE Işık tasarımı da öyle… Ciddi anlamda ışık tasarımı olmayınca, oyuncu sahnede oyununu izleyiciye doğru oynarken, yüzüne gelen ön ışıkların uzantısı ve oyuncunun gölgesi, arkasındaki duvar panosuna vuruyor. O zaman da oyuncu panoya yapışık gibi görünüyor. Tiyatrokare’nin “olabildiğince” tasarruf önlemini elbette gayet iyi anlıyorum, ama benim anlamam yetmiyor, tiyatro bunları istiyor.
ÇEVİRMEN EMRE ERDEM Bütün bu küçük serzenişlerimin dışında “Babamla Dans” başarılı bir oyun. Hiç kuşkum yok ki sezonun mutlaka görülmelilerinden. Engellinin, tüm engelliler nezdinde aile yaşantısından sonraki yaşamını gözler önüne seren bir oyun. Tzcık Weingarten yalınlığı ön planda tutarak yazmış oyununu. Engelleri, özgürlükleri, özenmeleri ve düşlemleri bilerek ve de isteyerek harman etmiş.
Çevirmen Emre Erdem, sahne diline uygun bir dille eseri çevirmiş. Dil, uygun uygun olmasına da, çeviride takıldığım iki yeri işaret ederek görevimi yerine getireyim. Birincisi: Otistik bireyin bulunduğu yere neden kimi yerde “bakımevi”, kimi yerde “hastane” deniliyor, anlayamadım; ikincisi: “Niye” ve “Neden” sözcüklerinin anlamları acaba karıştırılıyor mu? Emre Erdem, bir olayı ya da durumu doğuran başka bir olay ya da durum, bir olaya, bir duruma yol açan şey olarak kullandığımız “neden” sözcüğü yerine, bir olayın amacını ya da nedenini sormak için kullandığımız “niye”yi kullanıyor da…
ARAŞTIRMACI-ELEŞTİRMEN OLMAK Oyuna gitmeden önce, “Araştırmacı-Eleştirmen(!)” olarak, otizmin yaşam boyu süren sosyalleşme, dil, iletişim becerileri ve ilgi alanlarını etkileyen bir gelişim bozukluğu olduğunu öğrendim. Elimizde öyle dişe dokunur veriler yokmuş, ama dünyadaki en önemli organizasyonlardan biri olan CAN'in (Cure Autism Now) nüfus oranlarının alınıp Türkiye'ye uyarlarsak yaklaşık 271 bin otistik bireyin olduğu varsayabilirmişiz. Bebeklik ve ilkokul öncesi otistik çocukların sayısı ise 80 bin civarındaymış. Uzmanlar: “Eğer 271 bin otistik birey varsa, bu bireylerin anne ve babalarını da hesaba katmamız gerekir,” diyorlar. Tipik olarak yaşamın ilk üç yılında ortaya çıkıyormuş otizm. Sosyal anlamda çevreye tepkisizlikle, sözlü ya da başka türlü iletişim güçlükleriyle, içe kapanmayla, gerçeklikten uzaklaşmayla, aşırı nesne bağımlılığıyla, monoton, tekrarlamalı hareketlerle tanımlanıyormuş. Gelişimsel, nörolojik bir hastalık yani. Bakalım bütün bunları Suat Sungur nasıl verecek, Barry Levinson’ın rejisiyle çekilen “Rain Man”deki Dustin Hoffman’ı mı çizecek, yoksa…
BU SUNGUR, DASTIN SUNGUR DEĞİL Beklediğim gibi oldu… Suat Sungur hiç kimseyi çizmedi. Tablodan tabloya geçerken, tabloları birbirine bağlarken, öyküleri aktarırken öylesine sadeydi ki!.. Sade ve abartısız… Oysa nasıl da kolay abartılırdı otistik birey karakteri! Öyle değil mi ama? Abartmadı, rolü hiç mi hiç kabartmadı. Otistik Birey, babasının: “Heykelin çirkini olmaz Kuzucuğum, çirkin olan insanların bakışıdır,” deyişini aktarırken mimikleriyle konuştu. Seyirciyle iletişim kurdu, iletişimin ibrişimiyle teyelleyerek izleyicisini metnin akarsuyuna oturttu. “Dans etmek demek, uçmak demek,” derken, sanki uçtu. Zamanlaması, diksiyon ve mimik kullanımındaki ustalığı, seyirciye oyunu aktarma dışında, metni bir belgesel tadına banarak sundu.
Oyunculuk kariyerindeki gelişmeleri, dahası bu sanatı nerede, hangi kurumlarda öğrendiğini, kimlerle çalıştığını, yeteneğini, fizik yapısını iki yıl sonra topluca değerlendirdiği bir sınava çıkmış gibiydi. Daha da ilginci, bu sınava giren de kendisiydi, sınavı yapan da!.. Sahnede özgüveni yüksek ve oyunun tümünü kontrol altında tutan, izleme keyfiyle tüketilemeyen bir Suat Sungur vardı.
Sahnenin tahtasına bol bol terini akıttı, beni de bir güzel ağlattı. (Tiyatrokare, Profilo Kültür Merkezi’nde. Bilmem yer bulabilir misiniz, ama yarın akşam saat 20.30’da oyun var. Telefonları: 0212 217 70 97. Gidin ve görün derim. Bu arada, ben Cuma günleri de bu köşedeyim. Beklerim.)
|
|
SANATIN GÜCÜNÜN VE BÜYÜSÜNÜN OYUNU: “BANA BİR PİCASSO GEREK”
ÜSTÜN AKMEN
Emre Kınay, günümüz Türk tiyatrosunun soylu şövalyelerine 2006 yılının mart ayında katılmıştı. Atının terkisine eşi Emine (Ün) Kınay’ı da alarak yola çıktılar, Duru Tiyatro’yu kurdular. Kendi sahnelerinin olmalarını istiyorlardı, varlarını yoklarını ortaya koydular, 2006’nın sonlarında İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan Atatürk Fen Lisesi’nde (AFL) bir Kültür Merkezi yarattılar. Yarattılar yaratmasına da, tutunamadılar… Anlaşmalar, anlaşmazlıklar; engeller, engebeler…
Kınay çifti, ocak ayının hemen başında Kadıköy Anadolu Lisesi’nin içinde bu kere “Maarif” adı altında bir kültür merkezi oluşturdukları muştusunu verdi. Kültür merkezi oluşturmak kolay mı? Dile kolay… Geçtiğimiz cumartesi akşamı açılışını yaptılar. Kocaman bir salon, bir de yavrusu. Yavrunun adını “Deneme Sahnesi” koymuşlar, diğerininki “Büyük Sahne”. “Deneme Sahnesi” dedikleri, kalorifer dairesinden bozma 70 kişilik bir tiyatro mabedi. Emre ve Emine (Ün) Kınay, açılış akşamı başta Kadıköy’ün sanatsever Belediye Başkanı Av. Selami Öztürk olmak üzere, emeği geçenlere “mütevazı” plaketler sundular. Kurdeleyi kestiler, sahneleri açtılar, böylelikle bir kez daha “göçebelikten” kurtuldular. Açılış akşamıysa, Jeffrey Hatcher’ın, şimdilerde Bursa Devlet Tiyatrosu’nda “Bir Picasso, Lütfen (A Picasso)” adıyla oynanmakta olan “Bana Bir Picasso Gerek”ini Deneme Sahnesi’nde oynadılar. Ama ne oyun, ne oynama peh, peh, peh!..
OYUNUN KONUSU BİZE HİÇ Mİ HİÇ YABANCI DEĞİL “Bana Bir Picasso Gerek”, 1941 yılında Fransa’da geçiyor. Zaman farkı yetmiş yıla yakın, Fransa desen “nire”… Ama “Bana Bir Picasso Gerek”in konusu, benim konum be! Bir belediye başkanının: “Tükürürüm ben böyle sanatın içine,” dediği; galeride sergilenen ünlü bir ressamın “nü” tablosunun bakanın geleceği gerekçesiyle üstünün kapatıldığı; heykellerin zırt pırt kırıldığı “bir ırkın ahvadıyız biz.” Benim saygın okurum, siz de pekâlâ biliyor, görüyor tanık oluyorsunuz ki, içinde yaşadığımız çağ yirmi birinci yüzyıl falan değil bizler için, yeni bir ortaçağ. Bunun kanıtlarını birçok yerde/yerden izlememiz olası. Üretim yerine ticaret öne çıkıyor, bilimin yerini büyü alıyor, astronomi koltuğunu fala bırakıyor. Aynen ortaçağda olduğu gibi, devlet yönetimi ikinci sınıf yöneticilerin elinde. Yani ipleri onlar tutuyor. Türkiye'de yeni ortaçağ döneminin ekonomide 24 Ocak 1980, siyasette 12 Eylül 1980'de başladığını unutmuş olan benim “unutkan” halkım, gene inim inim inliyor. O dönemde, yeni dünya düzeninin altyapısının hazırlıklarını oluşturan ABD’nin, Türkiye'nin içine girdiği yeni ortaçağın başına Kenan Evren nam bir paşayı temsilci olarak atadığı unutuluyor/unutturuluyor.
Hani ışıklar içinde yatası Aziz (Nesin) Ağabey, General Evren için: ''Herkes kendini bir b.. sanır, bu iki b.. sanıyor'' demişti ya!.. Anımsayacaksınız, zaman içinde Evren Paşa’nın kendini çok daha fazla “şey” sandığına da tanık olduk. “Netekim”, “Devr-i saadetinde” Avrupa’nın en büyük ressamlarından Pablo Picasso’yu diline dolamıştı garibim. Bir Picasso tablosunun önünde durup, buyurmuştu: ''Bir çizgi şöyle çizmiş, bir çizgi böyle. Bunu ben de yaparım.'' O günden bu güne devran durmuyor, durmadıkça da benim köse sakalım durmadan yanıyor.
Doğru diyorsunuz, bırakayım benim “köse sakalımı” da bilinen gerçeği anlatayım. Doğa’nın kendini yenileme ve değiştirmesi gibi, hiç kuşku yok ki Picasso da kendini yenileyen, geliştirebilen bir özelliğe sahip. Afrika halkının sanatından ne kadar etkilendiyse, onu yorumlamış, kendine özgü evrensel çizgiyi yakalamış. Resimlerini izleyen, örneğin “Guernica”nın önüne geldiğinde başka başka duyguları algılayabiliyor. Farklı dillerdeki, farklı kültürlerdeki iletişimin bir anahtarı olarak, insanların iç dünyalarında gezinen sihir örneği bir çekim merkezi o. O yüzden, binlerce insan sergi salonlarında Picasso’nun tabloları karşısında sanki bir kasırgaya yakalanmışçasına her dalgalanışı izleyebilmekte. Yaşamının her evresinden günümüze değin, tüm deneyimlerini nakış gibi işleyerek kendi derinliğini keşfediyor. Picasso için sanat, etle kemiğin iç içe geçtiği bir sızı bence. Hem öyle bir sızı ki, kendi özü ve biçimi içinde ayrı ele alınamıyor.
YAZARIN MARİFETİ Jeffrey Hatcher, işte bu sızıyı kendi özü ve kendi biçimi içinde ayrı ayrı ele almayı, gerçekle illüzyonu bir güzel harmanlayarak başarmış. Bilinen kimi olayların üstüne buram buram zeka kokan kurmaca öyküler düzmüş. Seyirciyi alıyor, 1940 Haziran ayına götürüyor. Picasso, “müdavimi” olduğu “cafè”den alınarak Gestapo’nun mahzenine getirilmiştir. Genç ve güzel bir kadın olan Bayan Fischer, Picasso’yu sorgular. İkili arasındaki güç dengesi sürekli değişecek, iktidar önce Bayan Fischer’in eline geçecek, ancak Picasso zekasıyla, olağanüstü yanıtlarıyla gücün ibresini kendi yanına döndürecektir. Güç kazanmakla da yetinmez Picasso, baştan çıkartır ve oyunun sonunda Bayan Fischer’in ruhunu bütünüyle teslim alır. Böylece sanatın gücü ve büyüsü de kanıtlanır.
Hatcher’in fevkalade zeki diyaloglarının, ironi dolu repliklerinin esere olamazcasına derinlik kazandırdığı elbette bir gerçek, ama Şükran Yücel’in (“tek” yerine “tek bir tane”, gerekçe” yerine “sebep” gibi birkaç küçük hata dışında) sahne diline fevkalade uygun, titiz çevirisinin de Hatcher’ın Türkiye’deki başarısına büyük bir yüzdeyle ortak olduğunu söylememek, sanırım çeviri sanatı adına hainlik olur.
YARATICI KADRO Oyunun afişlerinde ışık tasarımının kim tarafından yapıldığı yazılmadığına, oyun da ciddi anlamda ışık tasarımı gerektirdiğine ve iyi-kötü bir de ışık tasarımı olduğuna göre, bu işi ister istemez doğrudan yönetmene “ihale” ediyorum. Her neyse!.. Kim yapmışsa yapmış, neyse ki çok kötü yapmamış. Sadece bir eleştiri getireceğim: Mahzenin yerüstünü gören penceresinden gelen ışık ile “mazgaldan” masanın üstüne düşen ışık birbirini tutmuyor. Dolayısıyla zaman kavramı karışıyor. Zaman kavramı, ışık tekniğiyle seyirciye ulaşmayınca, özellikle sahnenin sağında oturan seyirci grubu oyunun gerçekçiliğinden kopuyor, oyundan uzaklaşıyor.Cem Ulu’nun barkovizyon tasarımı belki biraz “rol çalıyor”, ama yer yer de oyuna katkı sağlamakta. Zuhal Soy’un “mühimmat” kutularından; atılmış elbiselerden; askeri hastane komodininden; eski bir radyodan; kablo makaralarından; atılmış yatak, yorgan, yastıktan; miğferlerden ve benzeri malzemeden oluşturduğu dekor tasarımı, “sahne hacmi” denilen üç boyutlu dünyayı pek güzel oluşturmuş. Gene Zuhal Soy imzalı kostümler de düşünsel işlemi tamamlar nitelikte.
YÖNETMEN VE OYUNCULAR Arif Akkaya, oyunu sahneye koymadan önce, eminim konunun gerçekleştiği koşulları çok iyi araştırmış, bu koşulların niteliğini ve yayılımını iyi bellemiş. Olageleni ya da olmuş bitmiş olanı betimlemeye yarayan yollarda müthiş bir başarı sağlamış. Gözlemleyenlerin ve gözlemlenenlerin anlatılarından mükemmel bir bireşim oluşturmuş. Oyuncularının içlerindeki eski roller arşivinin kapağını açtırmamış. Arşivdeki rollerine bakmalarını, karşılaştırmalarını, onları Picasso ile ya da Fischer ile ilişkilendirmelerini engellemiş. Kısacası, keyifle izlenen gerçekten dört dörtlük, kusursuz bir reji elde etmiş.
Diğer taraftan, deneyimli (kurt) oyuncu Sezai Altekin, Picasso’ya can verirken, coşkularını mükemmel yönetmiş ve onları okutmayı bilmiş. Yorumladığı duygulanımlar, izleyici tarafından öyle rahat okunuyor ki! Genç oyunculara, duygulanımların bir oyunculuk biçemi içerisinde nasıl kodlanacağını, nasıl listeleneceğini, nasıl kategorilere ayrılacağını Sezai Altekin’in Picasso’sunu izleyerek öğrenmeye çalışmalarını önermek isterim. Elbette dinleyenlerine… Ayça Bingöl ise, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunu gene vurgulamakta. Partnerine karşı tavır geliştirmediği sürece başarılı olamayacağını biliyor Bingöl. Tiyatro dilinde “gerekçelendirme” dedikleri biçimde, Fischer’e bir eylem gerçekleştirtmeden önce eylemine bir neden yaratıyor.
Esasında, gerekçelendirme biliyorum ki Ayça Bingöl’ün içinde.
Genç oyuncu Ayça Bingöl, her izlediğimde beni çok, ama çok mutlu ediyor.
“Özetle artık eyy eleştirmen,” derseniz, sizin bu oyunu mutlaka, ama mutlaka görmeniz gerekiyor. (Duru Tiyatro: Dr. Esat Işık Caddesi, 84 Moda – Kadıköy / Telefon Numaraları: 0216 338 56 46, 0216 338 56 36)
|
|
GÜVENLİĞİMİZİN BATTANİYESİ MİDİR DİN?: “DUA ODASI” ÜSTÜN AKMEN Lenin’in de söylediği gibi, başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri hiç kuşku yok ki dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Bana da sorarsanız din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir. KHAN’IN DUA ODASI Çin asıllı İngiliz oyun yazarı Shan Khan'ın yazdığı, bu sezon Cem Kenar yönetmenliğinde Tiyatro Z'de sahnelenen “Dua Odası – Prayer Room” başlıklı oyun da bu konuyu işliyor. Bir okulda, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin bir arada kullandıkları bir ibadet odası, bu dinlere mensup öğrenci ve liderlerin kimi zaman bu odayı Kudüs’ün ufak bir modeline dönüştüren çekişmeleri, kişiselden dini boyutlara uzanan ya da tam tersi yolda ilerleyen inanışlar... Uğruna savaştığımız inançlar… Yaşam, ölüm kavramları… Din ve insan ilişkileri… Hoşgörü (güya)…
CEM KENAR’IN OYUNU TANITIMI “Yaşadığımız bu günlerde; ‘Dinler arası dialog ve hoşgörü’ üzerine birçok buluşmalar ve toplantılar yapılıyor. Papa camide dua ettiği için çok mutlu oluyoruz. Ya da İstanbul Müftüsü Hıristiyanların bayramını kutladığı için ona alkış tutuyoruz. Amerikan Senatosundaki ‘Ermeni Tasarısını’ destekleyen Amerika’daki Yahudi Cemaat Birliğine ilk tepkiyi Türk Yahudi’si olan bir iş adamımız ve İsrail hükümeti veriyor. Bunlara baktığımızda dinler arasındaki “diyalog” bizi mutlu ediyor. Bu fotoğrafın bir tarafı... Bir de diğer tarafı var; Amerika (Hıristiyan bir ülke) şu an bir Müslüman ülkenin topraklarında ve birçok Müslüman’ı katletti. Ve kimseden ses yok. İsrail, Ürdün’e girdi ve birçok Müslüman’ı öldürdü. Dünya gene sessiz. İsrail’de; özellikle Kudüs’te her gün Yahudiler Müslümanları, Müslümanlar Yahudileri öldürüyor. Hıristiyanların Haçlı Seferleri’ni de tarihsel belleğimizden silemediğimiz de kesin. Şimdi şöyle düşünmek gerekiyor; Bir Haham, bir İmam ve bir Rahip aynı odayı ibadet odası olarak kullanmak zorunda kalsa, birbirleriyle ne kadar diyalog kurarlar, ne kadar hoşgörülü olurlar ya da birbirlerine karşı geçmişten gelen ‘önyargılarından’ ne kadar kurtulabilirler?” Oyunu sahneye taşıyan Cem Kenar ise, oyunu böyle tanıtıyor. CEM KENAR’IN SAHNEYE KOYUŞU Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, Galata bölgesinin bakımsız, köhne, ama tarih kokan ara sokaklarından birindeki mekânlarında beş yıldır “inatla tiyatro yapan” Tiyatro Z, son derece cesur bir hamle yapmış, zor bir işi başarmış. Metni dilimize kim kazandırmış bilmiyorum, ama “kokla” yerine ”kok” demeseymiş; “ahenk” yerine “uyum” sözcüğünü kullansaymış iyi edermiş. Dua odasında bu kadar parlak ışığa gereksinim var mı, anlamam. Bounce’un giysisi neden o denli “uçuk” karışmam. Ama Cem Kenar, oyunun ritmik düzenini duyumsamak için, ritmik çerçeveleri üst üste bindirmiş. “Bekleyiş” dizgesini, belirli bir ritmik çerçevenin içine, bir göstergeler dizgesinin üstüne oturtmuş. Oyuncuların karakterlerini çözümlemelerini sağlamış. Shan Khan’ın küfürlü, edepsiz metni aynı zamanda tersyüz edilmiş dinsel bir atmosfer taşıdığından, yani sefil olanın peşinde koşmanın azizin inanmışlığıyla sürdürüldüğü baş aşağı dönmüş/döndürülmüş bir dünyada yaşandığından melodrama kayacak yapıyı dengede tutmuş. İyi bir iş çıkarmış Cem Kenar, iyi bir iş çıkarmış da, oyunun finalinin eleştirmenlik damarımı kabarttığını gene de itiraf etmeliyim. Bounce içeri girse ya, Fiz onu içeride öldürse ya…
OYUNCULAR İşin doğrusu, oyuncuların başarı hesaplamasında birini diğerinden ayırmak doğrusu pek mümkün değil. Hepsi, birer birer ve ayrı ayrı, karakterlerini sürekli yükselen istekler, özlemler, aksiyona çağrılar ve onların içsel-dışsal aksiyonlardaki tüketimlerinden oluşturuyorlar. Tıpkı bir motorun bağımsız, sürekli yinelenen patlamalarının bir otomobilin yumuşak devinimiyle sonuçlanması gibi birbirlerini devindiriyorlar.
Gene de her birini tek tek ele al derseniz Aydın Şentürk’ün isteklerindeki kesintisiz patlamalar dizisinin Fiz karakterinin yaratıcı iradesini aralıksız devindirdiğini söylerim. Şebnem Hassanisoughi Jade’ın içsel yaşam akışını çok iyi kuruyor derim. Hilal Özbay, sanatsal arzu ateşini oyun boyunca koruyor; İnanç Koçak, Kazi’ye güldürü öğeleri eşliğinde derinlik ekliyor, yaratıcı duygularını aktarmak için her şeyi, ama her şeyi, sesini, sözcüklerini, jestlerini, yüz ifadesini mükemmel kullanıyor derim.
ELEŞTİRİ DEĞİL, ÖNERİ Diğer taraftan, Deniz Gönenç Sümer “Inishmaan’ın Sakatı”ndaki başarısını sürdürüyor. Reuben’in fiziksel ve psikolojik yönelimlerini çok iyi kavramış. Nebil Sayın, repliklerini biriktirmiş olduğu tüm içsel malzemeyle billurlaştırmasıyla dikkat çekiyor. Umut Beşkırma, rolü yaşama sürecinin rol için bir çizgi yakalamak, bir üstünyönelim ve bu üstünyönelimin kesintisiz aksiyon çizgisi aracılığıyla etkin bir biçimde elde edilmesinden oluştuğunu biliyor.
Gelelim Özgür Atkın’a… Özgür Atkın’a Bounce’un içsel hareket noktasını yeniden incelemesini, Bounce’un haklılık temelini oluşturan sağlam öğeleri bulmasını önereceğim.
Atkın’ın bu söylediklerimi eleştiri olarak değil, eleştirmen amcanın iyi niyetli “temennisi” olarak alıp kabul etmesini özellikle isteyeceğim, kırılmaması için sırtını sıvazlayıp gözlerinden öpeceğim.
|
|
TİYATRO ADINA UTANÇ VERİCİ, KÖTÜ ÜSTÜ KÖTÜ OYUN “FIRILDAKZADE”
ÜSTÜN AKMEN
Hani, bugüne değin yeni yeni tiyatro grupları, yeni yeni tiyatro oyuncuları, yeni yeni tiyatro yönetmenleri ortaya çıktıkça ellerimi çırpıp, göbecikler atıyordum ya… Sizi kandırmış olmak asla istemem. O “tezahürlerim” her ortaya saçılana değildi, inanın lütfen! Olamazdı! Olmamalıydı! Olmadı da! Artısı olandan da, eksisi olandan da inanılmaz keyif aldım, doğru. Artısı olan aldı başını gitti ya da gidecek, eksisi olanlar kendilerini ufak ufak toparlıyor ya da toparlayacak. Ama geçenlerde ilk perdesinin sonuna kadar zor dayandığım gibilere ne yalan söyleyeyim, “tilt” oluyorum. Gözüm, sarf olunan emeği falan görmüyor. Tiyatro sanatının böylesine hafife alınması karşısında “kötü adam”laşıyorum. Dayanamıyorum, çok sinirleniyorum.
FINDIKKIRAN “FIRILDAKZADE” Tiyatrocu, uyarlamacı, magazinci, seslendirmeci, eğitimci, yazar Aydoğan Temel, Aleksandr Ostrovski'nin (1823-1886) 1868 yılında yazdığı en çarpıcı politik satir olan "Bu Hesapta Yoktu" (ya da diğer anılan sanıyla: "En Akıllı Adam da Yanılabilir") adlı oyununu almış; uyarlayayım derken (kendi deyimiyle) kaleminin ucuna “çiş” gibi geliveren yepyeni bir öykü çıkarmış. Gene kendi ifadesine göre, birkaç günlük bir çalışmayla yepyeni bir müzikal yaratmış. Oyunun adını da “Fırıldakzade” koymuş. Peh, peh, peh…
Derken efendime söyleyeyim, Beyaz Gemi Oyuncuları olarak “Yaprak Dökümü” nam televizyon dizisinde parlayan, Paris Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu, yanılmıyorsam sinema ve tiyatro eleştirmenliği dalında yine Paris’te yüksek ihtisas sahibi, “dizi incisi” Tolga Karel’e başrol için haber salınmış. Ostrovski'nin genç, zeki, kurnaz, yakışıklı Yegor Dimitriç Glumov’u var ya! Aydoğan Temel’in elinde olmuş Nuri Fırıldakzade. Yegor’un annesi ve suç ortağı Glafira Klimovna Glumova için AST’ın, Meydan Sahnesi’nin değerlerinden usta oyuncu Aysan Sümercan’a ricada bulunulmuş. Aydoğan Temel, Yadigâr Bilinmez ve Medyum Tayyare rollerini üstlenmiş. Geriye kalan on bir karakter için güzel kızlar, yakışıklı genç erkekler seçilmiş. Dört kişilik de “Ver Der Veremem Mızıkçıları” adlı bir orkestra kurulmuş, Böylece, Aydoğan Temel’e göre her şey yerli yerine oturmuş. Bu aşamada başlamışlar Tolga Karen ile kol kola girip “Esra Ceyhan’la” ve benzeri kadın programlarında boy göstermeye. Eee, serde Aydoğan Temel’in temelinde “Uçan Kuş” adlı magazin programlarının en hasının yapımcılığı ve sunuculuğu var! Bir de basın toplantısı yapmışlar. Basın toplantısında Tolga Karel, önce masanın altından çıkardığı kırmızı iç çamaşırıyla, sonra başına dayadığı silahla ve en sonunda çiçek dolu bir kovayla magazin helvacılarını (ay pardon) mensuplarını şaşkına çevirmiş, bana sorarsa reklamın da içine etmiş.
TEMEL’E GÖRE OLMUŞ, OTURMUŞ OLAN BANA GÖRE HİÇ OLMAMIŞ Aydoğan Temel kardeşim, Alexander Dumas’yı mı okumuş ne! Vallahi şaşırdım. Hani Dumas, oyun yazma konusunda: “Çok kolay, diyor ya!.. Açıklamasını da: “Birinci perde açık, son perde kısa, bütün perdeler ilginç olmalı” diye yapıyor ya! Sanırım Aydoğan Temel bu açıklamaya kanmış. Yahu kardeş, bu iş gerçekten bu denli basit olsa, babam da oyun yazarı olurdu!.. Ne var ki, Dumas’nın söylediğinin sadece teknikle ilgili olduğu konusunu atlamış Temel. Oysa, iyi oyunun söyleyeceği sözü, ileteceği iletisi olan ve bunu en iyi biçimde seyirciye iletebilen oyun olduğunu kavrayamamış. “Ben yazdım oldu” demiş, olmamış.
OYUNUN KONUSU Şimdi izin verirseniz, bu “görmemeniz” gereken, Aydoğan Temel’in kaleminin ucuna “çiş” gibi geliveren oyunun konusunu özetleyivereyim: Nuri Fırıldakzade (Tolga Karel), yıllar önce kaybettiği babası Rıza Fırıldakzade’den kalan gösterişli evde annesi Fadime’yle (Aysan Sümercan) birlikte yaşamaktadır. Ancak dıştan görünen bu görkemin arkasında inanılmaz bir sefalet vardır, çünkü borçlar büyümüş, çöküş başlamıştır. Doktora yapıp ciddi eğitimler almış Nuri bile, bir iş tutup baltaya sap olamamaktadır. Derken, soyadından kalan üçkağıtçı mirası değerlendirmeye karar verir. Bunun için de hedefine, çıkarlarının rüzgârında hareket eden politikacı İsmet Adnan Elçi’yi (Ahmet Nasıroğlu) koyar. Amacı İsmet Adnan’ı kandırıp politikaya atılmak ve bu sayede de işini yürütmektir. İsmet Adnan fazla zeki olmamakla birlikte, kendisini idare eden genç karısı Afrodit’in (Nur Gürkan) çabaları sayesinde başarısını sürdürmektedir. Nuri bunu iyi bildiğinden kaleyi içerden fethetmek adına, önce Afrodit’i baştan çıkarmanın doğru yol olacağını düşünür ve planını harekete geçirir. Nuri işlerin yürüyebilmesi için, her türlü etkili zaafı devreye sokacak… ve bildiğiniz gibi konu da, oyun, da, oynanış da, sahneleniş de beni sıkacak, eleştirmeniniz oyunu birinci perde bitiminde herkese göstere göstere, hiç utanmadan terk edecek…
OSTROVSKİ’NİN ADINA SÜRÜLEN LEKE Sen kalk, Rus Halk Tiyatrosu’nun kurucusu, realizm akımının en büyük temsilcilerinden birinin oyununu al, fırıldak yap! Oldu mu yaaa! Aşkın, dostluğun, dürüstlüğün olmadığı bir dünyada, tüccarların para uğruna işledikleri suçları, günahları, aile içi entrikaları komedi tarzındaki “Dostlar Arasında Her Zaman Anlaşmak Mümkündür (1850)” adlı eserinde yansıtan; tüccarların yanı sıra, memurlara ve asilzadelere de yer verdiği oyunlarında, dramla komediyi birleştirmedeki ustalığıyla bilinen; “Balzaminov’un Evlenmesi”nde olduğu gibi, taşralı insanların arasından seçtiği karakterlerle “halk komedisi” türünden örnekler de veren; reform öncesi değişim sürecinde “Fırtına” ile adının etrafında fırtınalar yaratan; 1861 reformundan sonra değişen sosyo-ekonomik ve politik düzenle birlikte, komedi kahramanlarından aile yaşantılarına, derin psikolojik konulara, dramaya geçen koskoca Ostrovski’nin adına leke sürmeye ne hakkın var be birader!
YARATICILIK VE TEKNİK OLMAYINCA… Oyun yazmanın temelinde olması gereken yaratıcılık Aydoğan Temel’de yok. Oyun yazma tekniğini bilmiyor. Dolayısıyla, kendisine çözümlemede yol gösterici edinemiyor. Bu iki öğenin, yani yaratıcılık-teknik ikilisinin birbirini tamamlaması gerek de, Temel’de ikisi de yok. Hadi diyelim Aydoğan Temel’in yaratıcılığı sıfır, yazma tekniği sıfırın altında… Vaz geçtim bunlardan… Sahne yapısını, oyunculuğu, rejiyi, kısacası tiyatronun hiçbir öğesini bilmiyor yahu! Yenilik aramak ne kelime, kalıpların içinde boğuluyor, boğulurken oyun yönetmeye kalkıyor. Olmuyor, çöküyor.
Çok rica ediyorum, Aydoğan Temel’in Ercan Yazgan Tiyatrosu, Ferhan Şensoy Orta Oyuncular, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Güldüşündürü Tiyatrosu, Beyaz Gemi Oyuncuları, Bakırköy Belediye Tiyatrosu; Zafer Diper-Bizim Tiyatro, Dilek Türker-Tiyatro Ayna, Aydoğan Temel Tiyatrosu’ndaki deneyimlerinden falan söz etmeyin bana. Deneyimi olan tiyatrocu, yazar, Ostrovski’nin kanına girerken hiç mi taslak oluşturmaz? “Fırıldakzade” diye üfürükten dahi olsa bir oyunu yazar ve yönetirken hiç mi ön zemin hazırlamaz? Geliştirilmeye açık yan bırakılmaz mı bir oyunu yönetirken? Gidiş yolu belirlenmez mi?
DEKOR, KOSTÜM, IŞIK Kaba saba bir dekor, “eh” kıvamında kostümler, Murat Özkaya’nın pörsümüş koreografisi, Şebnem Cömert-Ahmet Ateşer ikilisinin sahne “aydınlatması(!)”, Rıza Öz’ün prosodisi pek de bozuk olmayan besteleri… Aydoğan Temel, magazinleşen yaşamın bir parodisini yapmak istemiş; gerçek sanattan, insan ilişkilerine, spordan siyasete yaşamın burnunun dibinde olan magazini bütün çıplaklığıyla işlemeyi amaçlamış, ama sonuç bir arapsaçı. İçinde izleyicinin de yitip gittiği, hatta bitip tükendiği haritasız bir oyun “Fırıldakzade”. Hedef kitlesi belli, ama hedef kitle magazin tutkunlarını dahi esneten, o “tür” izleyicisine bile hiçbir şey veremeyen bir oyun…
Oyunu yazan ve yöneten Aydoğan Temel, hiç kuşkum yok ki seyirci gülsün istemiş. Gülmesi için de: “… Veriyorum, veriyorsun, veriyor / Veriyoruz, veriyorsunuz, veriyorlar / Düzen öyle değişti ki / Artık vermeyene orospu diyorlar…” diye şarkı sözü yazarak gıdıklamayı amaçlamış. O da olmamış. Bir gıdımcık dahi gıdıklayamamış.
|
|
METİN SEREZLİ VE ÖZLEM TEKİN’DEN DUYGUSAL BİR KOMEDİ: “KİM O?”
ÜSTÜN AKMEN
Tiyatrokare’nin 2007-2008 sezonu oyunu “Kim O? (Why Not Stay For Breakfast?)”sunu izledikten sonra, şaşırdım kaldım. Oyunu, ünlü bir İngiliz vodvil ustası olan Ray Cooney (1932) ile Gene Stone yazmıştı. Ray Cooney’in oyunlarını genellikle eşlerini aldatmaya kalkan ve başlarına olmadık işler açılan siyasi kimlikler üzerine kurduğunu, bir anlamda “gülme garantili oyunların yazarı” olarak tanımlandığını, güldürü öğesini daha çok hareketlerden ve nüktelerden çıkarttığını, düşünceden çok göze ve duyulara yöneldiğini, vurgusunu kişiyi karikatürleştirerek, olayları abartarak elde ettiğini biliyordum, ama “Kim O?” böyle bir oyun değildi. Acaba Gene Stone kimdi? Tanımıyordum. Araştırdım, ettim gazeteci olduğunu, The Los Angeles Times gazetesinin editörlüğünü yaptığını, “Harcourt Brace”, “Bantam” ve “Simon & Schuster” gibi yayınevlerinin de yayın yönetmenliğinde bulunduğunu, otuz kitabı olduğunu ve bu kitaplarının kimilerini “müstear” ad ile imzaladığını, bazı oyunlar da yazdığını saptadım. “Sana ne bunlardan be adam,” demeyin lütfen, bunlar gerekliydi! Çünkü, “Kim O?”nun Cooney’in gömleğini giymediği pek belliydi.
RAGIP YAVUZ’UN BAŞARISI Oysa: “Gene mi Cooney, gene mi vodvil,” diye söylene söylene gitmiştim oyuna. Neyse ki Metin Serezli vardı, hadi neyse Özlem Tekin’i süzgeçleyecektim. Oyun, öyle çıkmadı. Karşıtlıklar arasındaki bağlantının vurucu olarak kullanıldığı, eli yüzü düzgün bir komedi metniydi izlediğim. Orta yaş üzeri, kendi halinde, içine kapanık, tutucu bir memurun, rastlantı sonrası üst katında yaşayan rock müzik meraklısı, genç, güzel ve uçarı, üstelik de hamile komşusuyla tanışmasını, yeni dünyalar keşfetmesini keyifli bir dille anlatıyordu. İki farklı kuşağın yaşama bakışları, çatışmaları konu edinilmişti. Öyle alışageldiğimiz kapanan kapılar, açılan dolaplar, oradan girip buradan çıkan, neredeyse oyun sonuna kadar birbirleriyle rastlaşmayan karakterler falan yoktu. Daha önce Ali Poyrazoğlu’nun Nilgün Belgün ile oynamak üzere “talip“ olup caydığını duyduğum, 2001 yılında Tiyatro Çisenti’de Suat Sungur ve Mine Çayıroğlu tarafından oynandığını bildiğim oyunu, Ragıp Yavuz eline alıp yoğurmuştu. Ragıp Yavuz’un, komik gerçeklerin altındaki dramatik yanı süzgeçten geçirdikten sonra damıttığı ve izleyiciye sunduğu uyarlama, esere hiç kuşkum yok ki ayrı bir tat ve güzellik katmıştı.
NEDİM SABAN’A ALKIŞ Oyunu sahneye taşıyan Nedim Saban’ın, seyircinin uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyecek her türlü eylemden titizlikle kaçınmış olmasını övmeden geçemeyeceğim. Karakter yaratımının getirebileceği olumsuzlukları, seyirci ile oyuncu/lar arasında olabilecek iletişim kopukluklarını koyduğu kurallarla engellemişti. Bu kuralları performansı ve monotonluğu dengeleyici kurallar olarak da uygulamış, yaratımını oyuncu/lara mal etmesini bilmişti. Ragıp Yavuz’un uyarlamasını, kapalı bir dramanın aktarılmasının farklılığında simgeletmesi bana ilginç geldi. Doğrusu bu farklılık, fiziksel süslemelerle görsel bir sanatı simgeler görünse de, fizikselliğin metinle bütünleşmesi açısından Nedim Saban’a hak ettiği alkışı getirmişti.
YARATICI KADRO Yaratıcı kadro arasında Başak Özdoğan Pirim, oyunla bağlantılı, kendi içinde bütünlüğü olan bir dekor tasarlamıştı. Pirim’i de, komedide dekorun amacını salt olayların geçtiği mekânı yansıtmak olarak görmediği, oyuncuların kabullendiği, kavrayabildiği, yabancılık çekmeyip, hareketlerini kısıtlamadığı bir ortam yarattığı için kutlamak istedim. Gerçekçi yaklaşımı için de kutlamayı hak ediyordu Pirim… Kapı zili, mutfak gereçleri, elektrik sigortası kutusu, gerçek “hünkârbeğendi”, gerçek rakı, gerçek meyve… Hepsini gerçek olarak kullanmıştı. Ne çare, hele bir de şampanya şişesine mantar yerine plastik şampanya şişesi tıpası taksaymış diye hayıflandım durdum oyun sonrası.
Diğer taraftan, kostüm tasarımında seçme hakkını özellikle komedide gerektiği gibi oyuncuya bırakmış mı bilemedim, ama kostümler bence “matluba uygun”du. Gene de, giydiği siyah kostümü Burcu Güvenir karakteriyle özdeşleştirip özdeşleştiremeyeceğini Özlem Tekin’e sorup sormadığından pek emin olamadım. “Neyse,” diye geçiştirdim kostüm konusunu.
Ümit Küçük’ün ışık tasarımı, ne yazık ki aydınlatmadan öte geçememişti. Oyun sırasında: “Sabahın saat 9.30’unda dışarıda günışığı olmaz mı be Küçük kardeş,” diye dillendim. O ışık camdan içeri doğmaz mı? Olmamıştı! Benim oyunu izlediğim gün, bir de ışık teknisyeninin acemisine çatmaz mıyım! Aman da aman deyivereyim ben size!...
ÖZLEM TEKİN TİYATRO SAHNESİNDE Yakından izlemediğim bir saha, ama biliyorum ki Özlem Tekin, kim ne derse desin Türkiye’nin pop rock kraliçesi. “En güzel renkler gözümde/En doğal hisler sazımda, sözümde/Yürek ister mutlu olmak, korku yaşatmaz/Tanıştım ben özümle/Şimdi, burada /İste, durma…” Hiç tarzım değil, ama bu şarkısını nedense pek sevmişim, defterime bile not etmişim.
Nasıl olduysa oldu, Özlem Tekin “Mucizeler Komedisi” müzikaliyle “tahtaya” ayak bastı. Onu o müzikalde alkışlarken, içimden: “Yahu bu çocuğu birileri bir de tiyatro sahnesine çıkartsa,” diye yüksek sesle düşündüğümü anımsıyorum. “Vay, dahi(!) eleştirmen amca, nasıl vardın bu kanıya,” diye sorarsanız, onda komedinin olmazsa olmazını yakalamıştım. Olayları ciddiyetle algılayıp, ciddi yönlere mizahi açıdan eğilebilecek yetenek vardı onda. İzleyiciye ulaştırmaya çalıştığı ciddiyet, tam da olması gerektiği gibi, seyircinin aklında olayın komik yönleriyle gelişiyordu. “Biri”, bir komedyenin görevinin oyununun komedi unsuruna olan etkisini bütünüyle planlamak olduğunu ona etraflıca anlatsa, Özlem Tekin tiyatro sahnesinde fırtına yaratabilir, oyunu seyirci önünde pekâlâ kontrol altına alabilirdi. Oyun öncesinde provalarda, çalışmalarda fiziksel yaklaşımlarını o “biri”nin saptaması, fiziksel zorlamayı ve oyun ile olan ilişkisini ona göstermesi yetecekti. Diksiyon, artikülasyon çalışmaları, falan dışında, o, bağlantıyı kurar, tiyatro sahnesinde de bal gibi uygulardı. Böyle düşünmüştüm. “Kim O?”dan çıkarken Nedim Saban’ın Özlem Tekin’i tiyatro sahnesine kazandırmış olmasıyla ayrıca gururlandım. Oyun sonunda, onu Burcu Güvenir karakteriyle alkışlarken, küçük aksamalara karşın mimiklerini fiziksel yapısının bir öğesi durumuna getirdiğini, yüzünü olayın bütünlüğünü aktarıcı bir etmen olarak kullandığını, seslendirmede iyiye gittiğini, yanıtlarda atikliği elde etmeye başladığını, yerinde sözcük kullanmakta olduğunu gözlemledim. İçimden: “Haydi be Özlem Kız, tak ikinci altın bileziği koluna, at kendini tiyatronun kutsal yoluna,” dedim.
VEEE METİN SEREZLİ “Kim O?”da, Koray karakterine bir diğer genç oyuncu Harun Öngören hiç mi hiç abartısız yorumuyla can verirken, usta oyuncu Metin Serezli de, Nurettin Kavak karakterini işledi. Metin Serezli’de, sanatsal isteğin yaratıcılığı harekete geçiren bir güç olduğuna bir kez daha tanık oldum. Şevkine eşlik eden heyecan verici büyülenme, onun içindeki ince bir eleştirmen, açıkgöz bir araştırıcı, bilinçli bir yaklaşımla ulaşılamayan duygu derinliklerindeki yol göstericisiydi. Oyun içinde zaman zaman sanatsal heveslerinin dizginlerini salıveriyor, onları oyundan bilerek ve isteyerek uzaklaştırırken birbirleriyle sarmaş dolaş olmalarını sağlıyordu. Metin Serezli’nin içindeki oyunculuk ateşi oyunun kimi yerlerinde yoğunlaştı, yeni oyunculuk cevherleri, yeni oynayış güzellikleri keşfetti. Dikkat ettim, yaratıcı coşkuları oyun boyunca dipdiriydi. Anladım ki, onlarca kez izlediğim Metin Serezli’nin bunca yıldır binlerce kez yinelediği, benim gözlerimle göremediğim, kulaklarımla bir türlü duyamadığım ya da aklımla ne ettimse ulaşamadığım başarı gizi, ateşli sanatsal coşkularındadır.
Ve benim onu alkışlarken bir türlü tutamadığım göz yaşlarım, onun bu coşkularınadır.
|
|
SARAN İLE YÖNTEM, AYAKTA ALKIŞLANMALI: “KOCA BİR AŞK ÇIĞLIĞI”
ÜSTÜN AKMEN
Oyuncunun tahtaya (sahneye) çıkıncaya kadar geçirdiği o “meşum” yıkıcı, yakıcı evre... Oyuncunun o evredeki trajikomik durumu… Gereksinim duyulan sözcükler, açığa vurulan duygular, ortaya saçılan aşklar, kusulan kinler…
Hırvat Asıllı Fransız oyuncu, yazar, yönetmen Josizne Balasco(vic) bir gerçeği işlemiş, Aysa Prodüksiyon Tiyatrosu yapımı “Koca Bir Aşk Çığlığı – Un Grand Cri d’Amour” adlı oyununda. Oyunun pek de yeni olmayan, ama iyi işlenmiş konusuysa şöyle: Bir zamanların efsanevi oyuncusu Hugo Martial (Selçuk Yöntem), yıllar sonra iki kişilik bir oyunla sahnelere dönmeye hazırlanmakta... Heyecanlı ve endişeli... Ama provanın ilk gününde diğer oyuncunun oyunu bıraktığını öğrenir. Menajeri Daniel (Hazım Körmükçü) ve yönetmen Léon (Bekir Aksoy ) duruma çare ararlar. Hugo Martial ya on yıl önce ayrıldığı, umutsuzca hatırlanmayı bekleyen alkol tedavisinden yeni çıkmış eski eşi Gigi Ortéga (Tilbe Saran) ile oynamaya razı olacak ya da hem unutulmuşluğa geri dönecek, hem de bütün ekibi işsiz bırakacaktır. Çaresizce bir araya gelirler. Bir araya gelmeleriyle birlikte, tiyatronun büyülü dünyasının perdesi aralanır. İzleyici, işte o perde aralığından perde gerisindeki acıları, keyifleri izler; bir tiyatro oyununun “ramp ışıklarına” kavuşmasının heyecanını Ortéga ile, Martial ile, Daniel ile, Leon ile paylaşır.
GEVŞEYEN İZLEYİCİ Oyunun neredeyse ta başından, sonu bellidir. Unutulmanın eşiğine gelmiş, bir zamanların dillere destan ikilisi Hugo Martial ve Gigi Ortéga’nın yıllar sonra bir taraftan oyunculuğa, diğer taraftan aşklarına sıfırdan başlayacak, onları bir araya getirmek için, Daniel ardı arkası kesilmeyen “senaryolar” yazacaktır. Üstüne üstlük, oynayacakları oyunun konusu, yani Mona ile Antoine’ın öyküsü, kendi öykülerine neredeyse birebir benzemektedir. Oyun yalanlar, kavgalar, çaresizlikler, benlik çatışmalarıyla gelişir. Argodan beslenme, seyirciyi daha bir gıdıklar, gevşetir.
BÜYÜK OYUNCULUĞUN UYANDIRDIĞI ETKİLER Bu gıdıklanma ve gevşeme aşamasında usta oyunculuklar devrededir. Seyirci bir yandan kahkahalarla gülerken, Tilbe Saran’ı ve Selçuk Yöntem’i, Hugo ile Gigi ve Antoine ile Mona olarak izler. Saran da, Yöntem de bedenlerini basit bir gösterge vericisi, izleyiciye yönelik işaretler göndermek için ayarlanmış birer semafor olarak kullanmazlar. Bilinçli olarak kullanmazlar, çünkü oyun güçleri izleyicinin bedeninde enerji, istek yönlendirmesi, itkilerin yükselişi, yoğunluk ya da ne bileyim ritim olarak da adlandırılabilecek etkiler uyandırmaktadır.
TİLBE SARAN VE SELÇUK YÖNTEM GERÇEĞİ Oyunun ilk yirmi dakikası içinde Tilbe Saran da, Selçuk Yöntem de içlerinde kaynayan tüm gelişigüzel istekleri ve yönelimleri eyleme geçirir. Bu istek ve yönelimleri, oyun metninden çıkarılan yapmacık olgulardan değil, gerçek koşullardan türetirler. İçsel itkileri Selçuk Yöntem’in içinde kendiliğinden biçimlenir; Tilbe Saran, imgesel değil gerçek olan, aynı zamanda Gigi Ortéga’nın geçmişinin, şimdiki zamanının ve geleceğinin etkisi altında olan ve bir anlamda “resmettiği” karaktere uygun içsel dürtülerle dolu olan asıl çevresinin ortasında varolmaya başlar. Saran’ın ve Yöntem’in iradeleri, akılları ve duyguları eyleme geçmiştir. İçsel yaşamlarının itici güçleri, yuvarlanan birer ateş topu gibidir ve sahneden izleyiciye doğru yuvarlanır, izleyiciyi sarar sarmalar.
YARATICI KADRO DEĞERLENDİRMESİ “Koca Bir Aşk Çığlığı”nın müzikleri Joel Simon’a aittir ve de hiç de kötü değildir. Cem Yılmazer’in ışık tasarımına, ters kullanılmış profil projektörün seyircinin gözünün içine dalması dışında iyi denebilir. Özellikle büro tablolarında kullandığı parlak, sıcak ve temiz ışık doğrusu pek güzeldir. Hakan Dündar’ın insan doğasıyla teknoloji arasındaki ilişki ve dengeyi kurmayı amaçlayan metal ağırlıklı dekorunun (parlaklık açısından) göz alıcılığını her ne kadar ahşap sandalyeler önleyemiyorsa da, hem oyuna ait, hem de oyunun içindeki oyuna ilişkin; okuma provalarından, sahnelenme aşamasına yenilenen dekor, işlevseldir. Gene Hakan Dündar imzalı kostümler tek kelimeyle fevkaladedir. Zeynep Avcı’nın Türkçeleştirmesi ise, Türkçe gibi Türkçe açısından övgüye değer niteliktedir.
SAHNEYE KONULUŞ Eğri oturmadan doğru konuşmak gerekirse, oyunu sahneye taşıyan Işıl Kasapoğlu, düşünceden doğan heyecanı değil, heyecandan doğan düşünceyi yeğlemiş ve böylece mükemmel bir heyecan tepkisi elde etmiş. Müthiş bir tempo sağlamış ve bu tempo içinde izleyiciye düşünme nedeni vermeden, bütün olup bitenlerin gerçekmiş gibi algılanmasını sağlamış. Bu amaç uğruna hiçbir “zorlama” öğe kullanmamış. Jesti, devinimi, vurguyu birbirine karıştırmamış. Oyunun en başından en sonuna kadar metni su gibi akıttığı için, seyirciyi tümüyle etkisi altına almış. Oyuncularını heyecanlanmaya değil, birtakım özel eylemler yapmaya zorlamış. Oyuncuya, nasıl heyecanlanması gerektiğini anlatmak yerine, ne yapması gerektiğini söylemiş. Oyuncularının tüm varlıklarını harekete geçirmelerini sağlamaları için derinlikli tutkuları olan coşkular üretmiş, onlara “komprimeler” olarak vermiş.
OYUNCULAR Oyunculardan Hazım Körmükçü, Işıl Kasapoğlu’nun isteği doğrultusunda her şeyden önce (Daniel olarak) ne istediğini, bu istek uğruna ne yapması gerektiğini göz önünde tutarak karakteri oluşturmuş. Bekir Aksoy, Léon tiplemesini abartılı bir “gay” olarak değil naif, duyarlı bir karakter olarak abartıya hiç mi hiç kaçmadan “feminen” bir tip olarak canlandırıyor. Fiziksel ve psikolojik bir planı var Aksoy’un. Yaptığı planın çekici gücü de var. Yaratıcı heves, heyecan verici bir yönelim Bekir Aksoy’un Léon’u çıkarışında ilk gözlemlenen ipuçları olarak dikkat çekiyor.
DÖNELİM Mİ YENİDEN YÖNTEM İLE SARAN’A Ve yeniden Selçuk Yöntem’e gelirsek, (ki gelelim, çünkü o, bunu “Koca Bir Aşk Çığlığı’nın Hugo Martial’i olarak da hak ediyor) coşkularını yönetmeyi ve o coşkuları izleyiciye okutmayı çok iyi biliyor. Duygulanımlarını müthiş bir soğukkanlılıkla üretiyor. Ürettiği duygulanımların iç hakimiyetinden çok, yorumladığı duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmasını yeğliyor. Duygulanımlarını oyunculuk biçemi içerisinde listeliyor, kategorilere bölüyor. Yetinmiyor, devinim ya da tavır yardımıyla coşkularını kodluyor. “Olur mu öyle şey” demeyin, oluyor, Selçuk Yöntem yapıyor.
Ve yeniden Tilbe Saran’a gelirsek, (ki gelelim, çünkü o, bunu “Koca Bir Aşk Çığlığı’nın Gigi Ortéga’sı olarak da hak ediyor) gövdesiyle ruhu arasında, iç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında minicik, ama mini minnacık dahi uyumsuzluk bulunmuyor. Bir alet gibi kullandığı gövdesi duygularını çarpıtmıyor, bellediği doğru yoldan saptırmıyor. Gigi Ortéga’nın Tilbe Saran’da gövdesel yaşam buluşu güzel, zarif, yankılı, renkli, uyumlu bir sonuçla anlatılıyor. Devinen bedenini ve değişken sesini havada biçimlendiriyor. Kum üzerine yazı yazan bir yazar gibi o!.. Bir yazar gibi, sanatını malzemesini kendi içinden, kendi belleğinden çekip çıkarıyor, metnin önerdiği kurgusal kişiliğe göre bir anlatı oluşturuyor. Oluşturduğu anlatının içinde kendini yoğuruyor.
Selçuk Yöntem ve Tilbe Saran “Koca Bir Aşk Çığlığı”nda ayakta alkışlanmayı şöyle böyle değil, gerçekten hak ediyor.
|
|
GENCO ERKAL’IN BU OYUNUNU İZLEMEK, AYDINLIĞA İBADETTİR:“SİVAS’93” Duyduk duymadık demeyin, Genco Erkal, aklından bir an olsun çıkarmadığı tiyatrocu olma misyonunu, bir kez daha, yeniden ve yenileyerek gündeme taşıdı. Hem de, bir anlamda: “Tiyatronun toplumu aydınlatma görevi, işlevi ve sorumluluğu vardır,” diye gürleyerek, kanıt göstererek.
“Nereden çıktı şimdi bu misyon, falan,” diyeceksiniz. Efendim, oturmuş, bir oyun yazmaya soyunmuş Genco Erkal. 2 Temmuz 1993 gününü esas almış. Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için Sivas’a gelen, Madımak Oteli’nin içine kıstırılan aydınlar… Dışarıdaki öfkeli kalabalık… İçerdekilerin 'kafir’ olduğuna inanan, polisin ve askerin engelleyemediği(!) kalabalık… Kalabalığın giderek kontrolden çıkışı… Dakika dakika yaklaşan kıyamet… Cansız kalan 36 beden…
Bu yaşanmış olay, oyun olur mu? Olur. Ama oyun yapmamış Genco Erkal Usta, oyun yazmamış. Toplum, yaşadığıyla yüzleşsin; olay toplumun belleğinden silinmesin diye, zaten kendi içinde bir “oyun” olan konuyu oyunlaştırmak yerine, belgeselleştirmiş, belgeselin içine tiyatronun tadını-tuzunu katmış, ortaya “belgesel oyun” çıkmış. Nurdan Arca, Sivas olayı görüntülerinden oluşan bir film hazırlamış. Gururumuz Fazıl Say, yeni bir beste yapmamış, ama müziklerini vermiş; “Nâzım Oratoryosu-2001”, “Metin Altıok İçin Ağıt-2002/2003”, “Kara Toprak-1997”, “İpekyolu-1998” gibi besteleriyle belgesele renk aşılamış.
OYUNCULAR İZLEYİCİYİ YAKASINDAN TUTUP SİLKELİYOR “Oyun yazmamış,” dedim ya! İyi, ama ya replikler? Genco Erkal, replikleri tutanaklardan ve olayı yaşayanların tanıklıklarından yaratmış. Sonra almış oyuncularını karşısına, müthiş Brechtisyen bir tavırla “belgesel oyun”u yönetmiş. Ayol, televizyonda izliyoruz, dağdaki ayı avcısı, safarideki ceylan kovalayıcısı bile rol kesiyor! “Sivas '93”te rol yok! Genco Erkal, Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan ve Saliha Şirvan Akan… Dostlar Tiyatrosu oyuncularının her biri anlatıcı. Kimi zaman Aziz Nesin’in ağzından konuşuyorlar, kimi zaman Lütfi Kaleli’nin. Yeri geliyor dönemin Emniyet Müdürü’nün sesi oluyorlar, yeri geliyor zamanın başbakanı Tansu Çiller’in. İzleyiciyi silkeliyorlar.
EYLEM HAZIRLIKLARI SOMUT GÖRÜNTÜLERLE SAHNEDE “Madımak Katliamı” olarak tarihe geçen olay, gerçekten de her yönüyle: “Hayret doğrusu” dedirten cinsten bir “olay”. “Hayret” uyandıran olay şimdi tiyatro sahnesinde yineleniyor. Belgeleriyle, tanıklarıyla… Gelecek kuşakların da “hayret”ten “hayret”e düşmeleri için Fazıl Say’ın müziği, Nurdan Arca’nın filmi, Özlem Kaya’nın giysileri, yedi oyuncunun emeği, Genco Erkal’ın yönetimiyle…
Sivas’ta Geleneksel Pir Sultan Abdal Şenlikleri görüntüleri. Gericilerin, özellikle Milli Gençlik Vakfı’nın denetimindeki çeşitli yurtların, başta Konya ve Kayseri olmak üzere diğer kentlerden getirilen gericilerle doldurulması. Bir sürü kara yabaninin kente gelişi. Şenlikler başlamadan bir gün önce, Madımak Oteli yakınlarına, belediye tarafından yeni kaldırım yapılacağı bahanesiyle kamyonlarla yığılan taş. Katliamdan birkaç ay önce, Sivas’ta Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı bir birim oluşturulmakta oluşu. Yani, “bir şeylere” hazırlanılış.
Bu mu, sonradan iddia edildiği gibi, anlık bir tepkinin, gericilerin o an “galeyana” gelmeleri sonucu oluşması? Kontrgerilla ve gerici-faşistler tarafından önceden planlanmış, hazırlıkları yapılmış ve gerçekleştirilmiş bir eylem değil mi bu?
DAKİKA DAKİKA KATLİAM HAZIRLIĞI Şenliğin ilk günü, gericilerin, faşistlerin standlara saldırmalarının, bu saldırıların şenliğe gelen kitle tarafından püskürtülmesinin uzak çekimlerinden ikinci güne zincirleme geçiliyor. “Bizim Sivas” gibi gazetelerin “Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorlar” ve benzeri başlıklarla faşist ve gerici çevreleri Aziz Nesin’in konuşmalarına tepki göstermeye çağırmaları... Kentte “Cihat” çağrıları yapan imzasız ya da “Müslümanlar” imzalı karşı bildirileri dağıtırkenki görüntüleri… Öğle zamanı, Merkezpaşa Camisi’ndeki cuma namazından çıkan gerici-yobaz-faşist grupların Hükümet Konağı önünde toplanıp, şenliğin yapılmasına izin veren Vali ve Aziz Nesin aleyhine sloganlar atmaya başlamaları… Vali Ahmet Karabilgin’in, Tugay Komutanı Ahmet Yücetürk’ten askeri birlik göndermesi için yardım istemesi…
Capcanlı belgesel, aşama aşama gelişiyor. Katliam sonrası açılan göstermelik davada devletin önceki örneklerde olduğu gibi hem yargılayan, hem kollayan durumunda oluşu, bazı maşaların usulen cezalandırılmaları, 3-5 yıllık cezalarla olayın örtbas edilmesi, “Adalet Mülkün Temelidir” tümcesi altındaki kırmızı yakalılar… Sonuç olarak, Aziz Nesin’in kışkırtıcı olarak gösterilmesi.
BU KARAKTERLERİ CANLANDIRMAYA KARAKTER Mİ DAYANIR İnsanın kanını donduran bu müthiş “belgesel oyun” bittiğinde, Genco Erkal’ın ne iyi edip de “belgesel oyunu” “oyun” yapmadığını düşündüm. Düşünebiliyor musunuz: “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” talimatını veren “Susurluk Devletinin Cumhurbaşkanı” Süleyman Demirel’i sahnede kim canlandırabilirdi? “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” diyen Demirel rolünü hangi tiyatro sanatçımıza önerebilirdi Erkal? Katliam sırasındaki DYP-SHP hükümetinin Başbakanı Tansu Çiller’i kim oynardı? Katliamı ve gericileri açıkça savunabilen bir Başbakandı o... Konsantrasyonunu iyi sağlamış olsa bile, rol icabı: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir” tümcesini Tansu Çiller rahatlığında söyleyebilecek yetenekte tiyatrocuyu nereden bulacaktı Genco Erkal? “Halktan kimsenin burnu kanamamıştır ve ölenler de çıkan yangından boğularak ölmüşlerdir” diyebilen bir karakteri canlandıracak yetenekte oyuncu tanımıyorum ben. Gazetecilerin bir sorusu üzerine: “Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” derken, yüzü kızarmayan muhalefet lideri Mesut Yılmaz Beyefendiyi oynayacak oyuncu nerede? Ya, katliam karşısında: “Oteli sahibi kundaklamıştır” diyecek kadar pervasızlaşabilen İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu kim canlandıracaktı? Uzun süre timsah gözyaşları döken Erdal İnönü’nün yerine oyuncu da zor bulunacaktı eminim. Elinden geleni yaptığı şaklabanlığını yaparken sıkılmayacak, gözlerini kaçırmayacak oyuncu yoktur, bulunamazdı. Katliamdan sonra açılan davada katillerin ve katliamın savunuculuğunu üstlenen Şevket Kazan’a sahnede kim can verebilirdi? Genco Erkal bana danışsaydı, olsa olsa, katliamın elebaşlarından olup, “yakalanamayan”, dönemin Refah Partili Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak için, tiyatro dışından, çember sakal bırakmış ya da takma sakal takmış Nuri Alço’yu önerebilirdim. Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu için: “Tecavüzcü Coşkun oynasın,” derdim.
Genco Erkal bana danışmadı(!), ben de söylemedim. Ama siz sorarsanız eğer; aydınsanız, aydınlıktan yanaysanız bu “belgesel oyunu” mutlaka, ama mutlaka görün; eşinizin dostunuzun, çoluğunuzun çocuğunuzun görmesini sağlayın derim.
Sözümü dinlemezseniz eğer, hemen söyleyivereyim, ciddi anlamda sitem ederim. (“Sivas’93”ü Galatasaray Muammer Karaca Tiyatrosu Sahnesi’nde; Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’nde; Caddebostan Kültür Merkezi’nde oynuyor. Telefon: 0212 252 59 35)
|