Tiyatro Tiyatro Dergisi Sayı No: 164 / Nisan 2006

 

 

 

 

 

Uyarca

 

Beki HALEVA

 

İstanbul Devlet Tiyatrosu sayıca az olmasına karşın, nitelik açısından çok başarılı yapımlarla girdi 2006 tiyatro sezonuna. Ocak ayının sonlarında prömiyeri gerçekleştirilen Uyarca hiç kuşkum yok uzun süre sahnede kalacak bir oyun, tıpkı yine aynı sahnede birkaç yıldır oynayan Leenane’nin Güzellik Kraliçesi gibi. Oyunu neden bu denli beğendiğime geçmeden önce biraz çevirisinden söz etmek istiyorum.

“Uyarca” sözcüğüne pek bir anlam verememiş, bu tuhaf sözcüğü dilbilgisi kapsamında bir kalıba oturtamamıştım kafamda, bu da nedense oyun öncesi bende bir rahatsızlık uyandırmıştı. Almanca da bilmediğim için Dürrenmatt’ın hangi oyunuyla eşleştirmem gerektiğini de bilememiştim. Ancak oyunu izledikten, mükemmel çeviriye tanık olduktan sonra sözcük bir anlam kazandı ve Yücel Erten’i kutlamak istedim bu yaratıcı çevirisi için. Tiyatronun birçok alanında hep güzel işlere imza atmış bu başarılı sanat adamı neolojizm yapmaktan, yeni bir sözcük yaratmaktan korkmayacaktı elbette. Kendisiyle konuştuktan sonra  “kokarca” sözcüğünden esinlendiğini öğrendiğimde kendisine daha da hak verdim. Sözcük öylesine güzel özetliyor ki oyunu, her duruma ayak uydurdukları gibi, toplumun çürümüşlüğüne, kokuşmuşluğuna da kolayca uyum sağlayan oyunun kahraman ve anti-kahramanlarını.

Oyunun yazarı Friedrich Dürrenmatt, savaş sonrası dönemde yazar, yönetmen, ressam kimlikleriyle ön plana çıkmış, modern tragikomedyanın yaratıcısı olarak ünlenmiş ve oyunları klasik olarak kabul görmüş bir kalem. İdeolojiden uzak, ancak toplumların yozlaşmasına karşı hep bir tavır içinde olan bu ünlü yazarın yapıtlarında bireysel adalet ile yasalar arasındaki diyalektik ilişki bir leitmotiv olarak ortaya çıkar. Oyunlarında çarpıklıklara bir çözüm aramak yerine bunları gözler önüne sermeyi yeğler. Bunu yaparken de güldürü unsurundan yararlanır, mantıkla bağdaşmayan, alışık olmadığımız durumlardan kaynaklanan bir kara güldürüdür bu. Bunun için de izleyiciyi tedirgin edecek düzeyde grotesge ve abartı öğelerine başvurur. İzleyici karşısında bildiği gerçekleri tüm çıplaklıklarıyla bulur ama ne var ki yazarın kullandığı yabancılaştırma yöntemleri bu gerçeklerle özdeşleşmesine olanak tanımaz. Toplum gerçeklerini yansıtarak bir toplum eleştirisi yapan yazar, doğal olarak toplumun ayrılmaz unsuru iktidar olgusunu, hep oyunlarının ana izleğine yerleştirecektir. Kimsenin kıramadığı despotça bir düzenin çürümüş parçaları olarak, bireylerin nasıl bu çarkın dişlerine dönüştüklerini gözler önüne seren Uyarca da yazarın iktidar, ölüm, yaşamın zorlukları gibi vazgeçilmez temalarını içeriyor ve kanımca izleyiciye Dürrenmatt tiyatrosunu tanımak için iyi bir fırsat sunuyor. Ayrıntıya girmeden oyunun konusuna değinmeye çalışayım.

Ekonomik kriz öncesi bir bilim adamı olan Doc şoförlük yaparak yaşamını sürdürmektedir. Bu kriz, mesleğini olduğu kadar, karısını ve oğlunu da elinden almıştır. Her şeyini yitirmiş bu umutsuz adam, müşteri olarak arabasına binen yeraltı dünyasının ünlü şefiyle karşılaşınca yaşamına farklı bir yön vermeye karar verir, o da karanlık düzenin bir parçası olacaktır. Bundan sonraki yaşamını, yerin beş kat altında, bilgisini bu kez ölü “çözeltmek” için kullanarak geçirecektir.  Ölüleri ortadan yok eden bir fabrikaya dönüşür âdeta. Gün yüzü görmeden geçen günlerinin tek ziyaretçileriyse bolca getirilen cesetler ve büyük şef ile adamlarıdır. Ne var ki sorunsuz işleyen bu düzen polis şefi Cop’un ortaklığıyla alt üst olacaktır. Bir de Ann girecektir yaşamına çok kısa bir süreliğine de olsa. Ve devamında ölüm, ölüm ve de ölüm.

Oyunun yönetmeni Şakir Gürzumar. Çayhane’yle 2005 Afife Tiyatro Ödüllerinin en başarılı yönetmeni seçilen Gürzumar, bu yıl da adından söz ettirecek kanısındayım. Yılların deneyimli yönetmeni sahnelenmesi hiç de kolay olmayan bu zor oyunu, yer yer “flash back”lerden de yararlanarak, büyük bir başarıyla sahneye taşımış, hem de Dürrenmatt’ın tiyatro anlayışını tam olarak yansıtarak. Grotesk öğelere verdiği ağırlık ve oyunun sonuna eklemlediği, metinde yer almayan ve toplumdaki çürümüşlüğü, kokuşmuşluğu simgeleyen, cesedi soyan, cesetle sevişen cüceler bunun en belirgin göstergeleri.

Oyunun en çarpıcı yanı, tıpkı bir oyun kişisiymiş gibi ön plana çıkan (hatta oyunculuğun da önüne geçen mi demeliyim?) en göz alıcı unsuru, son derece başarılı, gerçekçi sahne tasarımı. Bunu gerçekleştirense artık başarılı tasarımlarını neredeyse kanıksadığımız 2003 yılında Ayak Takımı, 2005’te Çayhane’deki tasarımlarıyla Afife Tiyatro Ödüllerini kazanan Ali Cem Köroğlu. Cesetlerin ortadan kaldırıldığı, yerin altındaki bu korkutucu “insan çözeltme laboratuarı”nı asansörü, buzhanesi, havalandırma aygıtları, Doc’un yaşama alanıyla öylesine gerçek, gerçek olduğu kadar da öylesine ürkünç ve tiksindirici olarak gerçekleştirmiş ki izleyiciyi tedirgin ediyor. Özellikle de Aziz Nesin Sahnesi’nin konumu düşünüldüğünde bu tedirginliğe hak vermek gerekir. Bu sahne böylesi çarpıcı tasarımlar için biçilmiş kaftan. Sanırım bu oyunu bu tasarımla başka bir sahneye taşımak da olanaksız. Yakup Çartık’ın kusursuz ışık düzeni, damlayan su sesi efektleri ve çok yüksek volümden detone çalınan Vivaldi’nin müziğiyle rahatsız edici atmosfer tam olarak yakalanmış. Gülhan Kırçova’nın kostümleri de kişilerin konumlarıyla tam bir uyum içinde. Abartının göstergesi kürk üstüne konan broş ya da Con’un pantolonunun altından takma ayak olduğunu hissettiren aparat gibi ayrıntılar da göz ardı edilmemiş.

Oyunculuk açısından ele alındığında da iyi bir performanstan söz edebiliriz. Kalabalık bir oyuncu kadrosu söz konusu olduğu için her oyuncuya teker teker değinmeye olanak yok. Ancak Doc rolünde Atsız Karaduman, bilim dünyasından yeraltı dünyasına yumuşak geçiş yapmış bu yaşam yorgunu adamı tüm doğallığıyla oynarken, şefi canlandıran Atilla Olgaç yer yer doğal, yer yer aşırıya varan ve böylelikle yakaladığı grotesk çizgiyle (özellikle yemek sahnesinde olduğu gibi) amaca ulaşan bir oyunculuk sergilediğini söyleyebilirim. Polis şefi Cop’ta Tarık Ünlüoğlu, Bill’de Serhan Süsler, Ann’da Deniz Çakır da başarı çizgisini yakalamışlar. Özellikle de uzun süre ölü Bill’i oynamak pek kolay olmasa gerek böylesi bir sahnede.

Sonuçta izleyiciyi sonuna kadar oyuna çeken, her düzeyde başarılı bir yapım çıkmış ortaya. Bence kaçırılmamalı.

 

 

Oyunun Adı: Uyarca

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu

Yazan: Friedrich Dürrenmatt

Yöneten: Şakir Gürzumar

Sahne Tasarımı: Ali Cem Köroğlu

Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova

Işık Tasarımı: Yakup Çartık

Oyuncular: Atsız Karaduman, Attila Olgaç, Tarık Ünlüoğlu, Kaya Akarsu, Orhan Ertürk, Deniz Çakır, Serhan Süsler, Ayhan Arul, Emre Emin Aravi, Mustafa Kırantepe, Fatih Ertüre, M. Akif Özcan, Hilal Arslan, Zekeriya Karakuş, Erol Gündüz

 

ana sayfa