|
İNANÇSIZ BİR ÇAĞDA İNSANIN KAYBOLUŞU: “UYARCA”
ÜSTÜN AKMEN
Tiyatro sanatı hiç kuşkusuz, aynı zamanda dünyanın anlaşılmazlığını eşeleyen ve insan varlığındaki sırların kavranmasına yardımcı olan bir sanat dalı. Yaşadığımız, başka bir deyimle yaşamak zorunda kaldığımız/bırakıldığımız yenilgilere çözüm bulmanın, insana ve onun ürettiği değerlere saygılı olmaktan geçtiğini yadsımak elbette olanaksız.
BOZUK DÜZENİN UYUMLU İŞÇİSİ Bir mafya öyküsü “Uyarca”. Daha doğrusu, tüm parasını batırmış, üniversitedeki kürsüsünü, aile çevresini yitirmiş, taksi şoförlüğü yapan bilim adamı Doc'un öyküsü. Yeraltı dünyasının Şef'iyle rastlantı sonucu karşılaşması, bu çevrenin hizmetine gönüllü olarak girmesi ve yerin beş kat altındaki bodrum katında belirli bir maaşla, kendi buluşu bir yöntemle, mafyanın temize havale ettiği kurbanların cesetleri çözündürmesi, eritip yok etmesi konunun özeti.
Dekor Tasarımını yapan, son yılların başarılı adlarından Ali Cem Köroğlu, Aziz Nesin Sahnesi’nin uzunlamasına derinlikli sahne olanağını olabildiğince iyi kullanmış. Seyircinin, oyuna katılmasına katkı sağlamış. Grotesk bir yorum getirmemiş, ama soğuk buharlar sızan “bekletme” ve “çözünme” odalarını, tabutları, yeraltına iniş-çıkışları etkili bir biçimde, ancak bana göre biraz fazla abartılı vermiş. Yerin beş kat altında altı adet aspiratör mü olmalı, havalandırma sistemi mi? Bilemem!.. İşin o yanını ağabeylerim, ablalarım, kardeşlerim, bacılarım bilir. Ben bilemem!
Gülhan Kırçova da kostümleri tasarlarken groteskten yana tavır almamış. Tasarımlarına da kötü denilemez, ama Jım’in gri takım elbisesi, papyon gravatı, siyah ayakkabılarına kahverengi şapkası hiç yakışmamış. Bir de, Ann’ın ayakkabıları… Yakup Çartık’ın ışık tasarımı gerçekten usta işi.
Ana arterinde gizil grotesk öğeler barındıran bu kara komediyi sahneye Şakir Gürzumar koymuş. Gürzumar, Dürrenmatt’ın temel düşünceyi, amacı, eleştiriyi, etkileme yollarını, grotesk anlatımın inceliklerini doğru yorumlamış ve oyunu sahneye çizgisine uygun bir biçimde koymuş. Tamam da onca bağırışmaya, gürültüye, sandalyeyi oradan alıp oraya fırlatmaya gerk var mıydı? Bence hayır.
Gürpınar, metne eklediği son sahneyle grotesk bir tat elde etmeye niyetlenmiş, ama bence olmamış. Grotesk dediğimiz bağdaşmaz durumları, karşıt görüntüleri şaşırtıcı biçimde birleştirmekse, o halde? O halde, cüceler ne oluyor? Gangsterler, Polis Müdürünü de Şefi de temizledikten sonra, küçülmüyorlar ki, kendi içlerinde yüceliyorlar yahu!
Şakir Gürzumar’ın finalde kullandığı ölü sevici (nekrofili) simgesiyse, mafya kişilerinin özelliklerini sergilemesi açısından hayli ilginç bulduğumu söylemeliyim. Nekrofili yani “ölüyü ve ölümü sevmek”… Ama Gürzumar burada ölümü sevmek, ölmeyi sevmek anlamında kullanmıyor motifi. Yaşayan varlığı yaşamaz hale getirmek arzusunu belgeliyor ki, bana sorarsanız cuk oturmuş.
Bir de, Şef’in Doc’ın Ann için hazırladığı mütevazı sofradaki yemekleri tüketmesi tablosu var, “aman diyeyim size”… Gözden geçirilmeli.
Atsız Karaduman’ın düz de oynasa bir adım öne çıktığı oyuncu kadrosu, geneliyle başarılı. Attila Olgaç’ı yeni karakterlerde artık yeni tiplemelere davet etmek isterim. Tarık Ünlüoğlu gibi bir oyuncunun bağırmasını bilmemesine, bilemesine, yüksek repliklerdeki başarısızlığına şaştım kaldım! Serhan Süsler, Bill’i anlayamamış ya da anlamak istememiş. Orhan Ertürk, “bitse de gitsek” der gibi… Deniz Çakır, sahnede kısa süre kalıyor, ama yerini belli ediyor. Çakır’ı yeri gelirse Ann tiplemesi için özel olarak kutlamak isterim.
“Bu oyuna gidelim mi,” diye sual edecekseniz, insanların sistemin ekonomik çarkları arasında nasıl yok edildiğini anlatıyor, gidin derim. Giderek nasıl da canavarlaşıyoruz, izleyin derim. Aramızda dolaşan tinercilerin, kapkaççıların, katillerin sürecini seyreyleyin derim.
|
|
|