Robert Schild
Şalom, 1 Mart 2006
Tiyatro Ayna’da yakın tarihe bir ayna
Melisa Gürpınar’ın “Zaman adında bir kadın” başlıklı oyununda Dilek Türker nasıl ki zamanın bir simgesini oluşturuyor ve zamanın denizinde yüzüyorsa, güçlüğü kişiliği ile zamanı sorguluyor da; akıp giden yıllara bir set çekmeye çalışıyor kendince...
7 Şubat 2001 tarihli bu köşemde “Nakşidil Sultan” ve “Latife” oyunlarını irdelerken, yazımı “İyi ki varsın, Dilek Hanım – o güzel ve arı Türkçen, o eşsiz diksiyonun ve o sahneyi yaşam ile dolduran, her –ama her!– canlandırdığın kişiliğe hakkını veren bedenin ile – bize daha nice asil kadının portesini çiziver...” çağrısı ile tamamlamıştım.
Sahnelerimizin gerçek bir “divası”dır Dilek Türker. 1964-77 yıllarında Şehir Tiyatrosu’nun nice başrollerini üstlenmesinin ardından on iki yıl Almanya’nın çeşitli tiyatrolarında ülkesini başarıyla tanıtmış, Aziz Nesin’in kendisi için yazdığı “Bir Zamanlar Memleketin Birinde” adlı oyununda, gene Rekin Teksoy’un O’na adadığı “Rosa Luxemburg” yapıtında devleşmiş – ve 1990’da kurduğu “Tiyatro Ayna” ile son birkaç yıldır Akatlar Kültür Merkezi’nde karşımızda... Son olarak gerek “Şalom”, gerekse “Tiyatro... Tiyatro” Dergisi’nde eleştirdiğim, Ataol Behramoğlu’nun kendisi için yazdığı “Mutlu Ol, Nazım” oyununun ardından, 41. sanat yılında yeni bir özgün yapımla gene aynı sahnede!
Bu kadın gerçekten çılgın mı?
Bu anlamlı yıldönümü için Melisa Gürpınar’ın kendisine bir armağan olarak sunduğu “Zaman adında bir kadın” başlıklı oyunda, Dilek Türker bu kez tanınmış birini değil, anonim bir “Cumhuriyet Kadını”nı canlandırıyor – seksenini devirmiş, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt, oyun boyunca gerçek ismi hiç geçmeyen, bir yandan gerçek, beri yandan simgesel bir kadını...
Oyun boyunca pembe şapkası, pembe şemsiyesi ve abartılmış pembe giysileriyle, dolayısıyla oldukça sıradışı görünümüyle günümüz insanlarının kendisini pek ciddiye almadıkları bu Cumhuriyet çocuğu, doğumundan bugüne dek Türkiye’de yaşanmış tüm evreleri canlandırıyor, bedeni, sözleri ve arada bir söylediği şarkılarıyla: Atatürk döneminin o umut dolu yıllarını, kadınların haklarına kavuşmalarını, ancak ailelerde egemen örf ve adetlerin bu gelişime set çekmesini – ta ki, günümüzde öne çıkmış “lahmacun kültürü”nde, özellikle köyden kente göçün çığ gibi büyümesiyle çağdaş toplumda bile önüne geçilemeyen nice törelerin kadınları halen rehin tutması gibi... Tüm bu gelişmeler, bir çılgını andıran “şapkalı kadın”in yaşamöyküsünde yansımalarını buluyor; İstanbul’un Anadolu yakasında büyürken onu çevreleyen ninesi ve paşa babasından tutun, o zamanların köşkünün bugün çok katlı bir apartmana çevrilmesi sonucu, kendisini hor gören komşularına değin. Başta sevgi dolu, ancak çeşitli yasaklarla sınırlandırılmış çocukluğu, ardından acı bir olay ile sonuçlanan evliliği ve nihayet umursamaz insanların çerçevelediği yaşlılık günleri – yanlız bir kadının yaşamından kesitler...
“İnsan şiddetinde bir deprem...”
Peki, iki saate yakın bir süre boyunca süregelen ve geçip giden “zaman”ı simgeleyen böylesi bir kadının monologlarını içeren bu oyunda bitmek bilmeyen olumsuzluklar dolayısıyla karamsarlığın ağır basması, izleyiciyi rahatsız etmiyor mu? Şurası kesindir ki, Dilek Türker’in olağanüstü canlandırması, yani yüz hatlarındaki anlatım tekniğinin yanısıra beden devinimleri, öte yandan güzel Türkçesi ve yerindeki vurgulamaları, çok kişiyi bıktırıp usandırabilecek bu talihsiz olaylar silsilesini ilgi ile izlettiriyor – dahası, salondaki toplum coşkulanıyor, replikleri sık sık alkışlarla kesiyor. Dilek Türker’in canlandırdığı kadın nasıl ki zamanın bir simgesini oluşturuyorsa tüm oyun boyunca, zamanın denizinde yüzüyorsa, güçlü kişiliği ile zamanı sorguluyor da, akıp giden yıllara bir set çekmeye çalışıyor kendince – ama başaramıyor, toplumdaki yozlaşmayı gözlemleriyle tam on ikiden vurmakla birlikte, bazı güçlerin onun gibi ilerici ve aydın kişileri kuşatmasına yeterince karşı koyamıyor... Ne var ki, onun gibi “çılgın” (!?) özyapılar, savaşımı hiç bırakmazlar, tüm olumsuzluklara karşın çizdikleri yolda umutla yürümeyi sürdürürler – oyunun sonlarına doğru haykırdığı gibi: “Bütün kirliliklere rağmen, devam!”
“Zaman adında bir kadın”ın metnini değerlendirdikçe, ilk sahnesini daha sonraki gelişmelere uygun bulmadığımı belirtmeden edemiyorum: Oyunun açılışı, her şeyi yaratan “Tanrı Ana”nın sözleriyle başlarken, anaerkil dönemlerde yaşamın odağında olan kadının daha sonra erkeğin egemenliğine girdiğini ve eski konumuna yeniden erişmesi gerektiğini anıştırıyor... Bu yaklaşım, olsa olsa evrensel konuları işleyen ve orada bile, kadın hakları savunucusu iletilerinin öne çıktığı bir yapıma yakışırdı – oysa ki, benim anlayışıma göre bu oyun, bir kadının aktardığı / simgelediği, zaman içinde geliş(mey?!)en toplumsal bir irdelemeyi konu ediniyor, daha çok...
Dilek Türker’i bu olağanüstü yorumunda destekleyenlerin başında, son oyunlarının tümüne olağanüstü çarpıcı müzikler yazmış olan ve bu kez de kendisinden bekleneni vermiş Nurettin Özşuca geliyor. Sanatçının diğer bir sadık yoldaşı, Türk tiyatrosunun sahne ve giysi tasarımı büyük üstadı Osman Şengezer, aynı renk tonlarında yarattığı üçlü paravan ve giysiyle güzel bir uyum sağlıyor. Tiyatro Ayna’dan öte, diğer birçok çalışmasını da bu köşeden alkışladığımız Yüksel Aymaz’ın ışık tasarımı mükemmel. Yönetmen Mahmut Gökgöz ise, kendi deyişine göre, Dilek Türker gibi “bembeyaz kuyruklu piyanonun çoğu zaman tuşuna dokunmak bile gerekmez”!
Orhan Alkaya’nın tanımıyla, “Dilek Türker insan şiddetinde bir depremdir sahnede” – sizlere önerim, bu depremi yaşamanızdır...
|