BU, ASLA BİR SİRK GÖSTERİSİ DEĞİLDİ: “BATTUTA”

 

ÜSTÜN AKMEN

 

Dünyanın ilk ve tek binicilik tiyatrosu Zingaro, Çingenelerden esinlenen göçebe bir topluluk. Kalabalık bir dansçı grubu (16 kişi), Roman müzisyen ekibi (15 müzisyen) ve bir at ordusuyla (36 at) İKSV, S Binicilik ve Dikmen Gürün’ün yönettiği proje sayesinde 4. Uluslararası Tiyatro Olimpiyatları kapsamında İstanbul’a geldi.

 

Zingaro Tiyatrosu’nun ne 1984 yılında Fransa'da büyük bir başarı kazanan ilk gösterisi "Cabaret Équestre"sini, ne 1994'deki Hint-Çingene motifleri üzerine kurulu "Chimère"ini, ne 1999'da Kore ritüellerini temel alan ve mistik yapısıyla dikkat çeken "Eclipse"sini, ne de 2000 yılındaki "Triptyk" adlı gösterilerini izlemiştim. Bartabas’ın Tibet’e yaptığı yolculuk sonrası tasarladığı "Loungta-Rüzgârın Atları"nınsa 2003 yılından bu yana Avrupa'da sahnelendiğini sadece okumuştum. 2006 yılı için hazırladığı son gösterileri "Battuta", dünyada ilk kez İstanbul'da sahnelenecekti, seyretmem “elzem” diye düşündüm, gittim gördüm.

 

“BATTUTA” TİYATRO MU?

Gösteriden sonra kendi kendime: “’Battuta’ bir tiyatro muydu,” diye sorduğumda, yanıtım: “’Battuta’, içinden tiyatronun da süzgeçlendiği binicilik, dans, müzik ve cambazlık gösterisiydi,” biçiminde oldu. Gece yatakta, gösterinin konsepti yanı sıra dekor tasarımını da yapan ve yöneten Bartabas’ın yapım aşamasında neler düşündüğünü kendimce ayıklamaya çabaladım. Öncelikle özgürlük temasını işlediğine karar kıldım. At üstündeki gelin kızların duvaklarına işlenmiş beyaz güvercinler, duvakları havada tutan beyaz balonlar bu konuda çabuk “karar kılmama” yardımcı oldu. Bir de, Barbatas’ın müziği bu denli önemsemesi gösteri sırasında dikkatimi gıdıklamıştı. “Özgürlük temasına en yakın, en uygun müzik ne olabilir,” diye düşündüğüne inandım. Öyle ya, Balkan Çingenelerinin müziği, özgürlük temasına en yakın, en uygun müzik değil miydi? Bu müzik türü, müzikal açıdan da kendini tehlikeye atan bir tür değil miydi?

 

MÜZİK, NEDEN KENDİNİ TEHLİKEYE ATSIN Kİ!..

“Müzik kendini tehlikeye atar mı, nedir tehlike,” diye soracak olanlara, ukalalık yapmamak açısından bu türün kimin öbüründen daha hızlı çalacağının önem kazandığı bir tür olduğunu anımsatmakla yetinmeliyim. “Çigan müziği, bir tür sololar dizisi olduğuna göre, kimin diğerlerinden daha hızlı ve saf çalacağı tartışılır, tartışmaysa yarışma yaratır,” deyip, kesmeliyim. “Battuta”da Batı orkestralarındaki gibi salt grupça bir besteyi icra anlayışı olmaması, doğrusu bu düşünceme cuk oturdu. Klarnet, trompet, saksafon, korno, bariton, bas, davuldan oluşan on kişilik nefesliler ve keman, alto, kontrbaslı beş kişilik yaylılar Türkler, Yahudiler ve Araplardan aldıkları altyapıyı, Macar (ya da Slav) melodileriyle bir güzel süsledi, renklendirdi. Melodiler, Balkan bestecilerinden alınan rumbalar, valslar, fokstrotlar ve “laytmotif”lerle yoğruldu, parçalar topluca, ama birbirlerinden tamamen bağımsız olarak çalındı.

 

“ZAMAN SU GİBİ AKIP GİDİYOR”UN BARTABASCASI

Seyirciler içeri alındığında çadırın tavanının ortasından büyükçe bir silindir biçiminde aşağıya güldür güldür akan su, yaşamın ne denli hızlı akıp geçtiğini seyircilere anımsatıyordu. Su çavlan oldu, pınar oluştu. Etrafında atlar, göçebe Çingeneler…  Akan su giderek, mavi-yeşil-turuncu, renkten renge büründü. Sahnede bir yaşam geçiyordu. Su, paradoksal bir sürekliliği simgeler oldu. Çadırın ortasına akan su, dünyanın merkezini mi simgeliyordu diye de düşündüm. Çepeçevre yuvarlak alan, dakikalar ilerledikçe, müziğin hızı arttıkça bana bir saatin dev ekranını anımsattı. Durmaksızın koşan insanlar ve dörtnala atlarsa, saatin ibresi ile yelkovanıydı. Oysa ne “beyhude” bir yarıştı bu yarış!

 

Kız evinden kaçtı evlendi, günü geldi dede torunlarını kucağına aldı. Şapkalar yere atıldı, atla giderken toplandı. Biniciler şapkalarını değiştirdi. Kimisi iki ata aynı anda bindi. Birisi at üstünde soyundu, diğeri at üstünde keman ve korno çaldı. Atın altından girip üstünden çıkan da oldu. İkisi koşarak ata bindi, atın üstünde takla attı. Gelin, ayı ile cinsel olarak birleşti, hemen ardından pembe bir bebek ile bir ayı yavrusunu emzirdi.  

 

NEYDİ BU?

Biniciler ve atlar rüzgâr örneği hızlıydılar. Nefesli ve yaylı çalgılar kendi aralarında sürekli yarıştı. Bu yarış sırasında, biniciler de at üstünde birbirlerini kovaladı, birbirleriyle yarıştı.

 

Hız ve müzik… Dörtnala koşan atların nal sesleri… Binicilerin naraları… At üstündeki gelinler… Kızını kovalayan beyaz sakallı baba… At arabasında “spagetti” yiyip şarap içenler, İskambil oynayanlar… Cenazenin arkasından koşanlar...

 

Tablolar durmaksızın birbiri ardına aktı. Atlar duygularını sahneye taşıyorlardı. Özgürlük ve tehlike sembolizmin sınırlarını birlikte “at başı” zorladı. Tehlikesiz özgürlük olmuyordu.

 

Bu doksan dakikalık süreçte, çadır kahkahalarla çınladı.

 

Çocuklar “mevcut” kahkahaları katladı.

 

Kimileri olan biteni maskaralık olarak algıladı.

 

Bana: “Ne olupbitti,” diye sorarsanız, sürrealizmin sınırları bir kez daha zorlandı.  

 

ana sayfa